GLASUVA NA POMAČİ & ......POMAK HALKININ SESİ
Uye olarak desteklerimizi sunalim.

Yurtsuzluk Korkusu

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

default Yurtsuzluk Korkusu

Mesaj tarafından pomaklar.com Bir Ptsi Mart 16, 2009 1:05 am

Türkiye halkının bir sürgünler topluluğu olduğunu söylemek yanlış olmaz. ABD gibi “göçmenler” değil “sürgünler”, sürülmüşler, yerinden yurdundan edilmişler topluluğu...

Anadolu tarih boyunca hareket halindeki kavimlere bir köprü ya da durak olmuştur. Kavimler Doğudan Batıya, Kuzeyden Güneye ya da tersi yönlerde göç, sürgün, istila ve işgal yoluyla Anadolu’ya gelmiş, kimi burada öteki topluluklarla karışıp kalmış kimi de başka coğrafyalara göçmüştür.

Ancak Anadolu sürgünler yurdu kimliğini esas olarak son yüz elli – iki yüz yılda kazandı. Bunda en önemli etken de Rusya’nın serpilip gelişmesi ve emperyal bir güç olarak etrafına yayılmaya başlamasıdır. Bu saikle Güneye yönelen Rusya, Kırım ve Kafkasya’daki çeşitli etnik kökenlerden Müslüman halkların yurdunu işgal edip onları katletti ya da sürdü. Sürülenlerin önemli bir kısmı Osmanlı topraklarına, özellikle de Anadolu’ya yerleşti. 1771-1891 yılları arasında sadece Kırım’dan Anadolu’ya 2 milyondan fazla insan göçtü. 1768-1886 yılları arasında Kafkasya’dan göçenlerin (çoğu Çerkes kökenli) sayısı 2 milyondan fazlaydı. O zamanlar Anadolu’daki yerli nüfusun en fazla 8-10 milyon olduğu göz önüne alınırsa bunun toplam nüfusa göre ne kadar yüksek bir oran olduğu daha iyi anlaşılır.

Göçler Kırım ve Kafkasya’yla sınırlı değildi. Balkanlardaki milliyetçilik akımlarının güçlenmesi ve buradaki toplulukların kendi devletlerini kurma mücadelesine girmesiyle birlikte 1800’lü yılların ikinci yarısından itibaren Anadolu yeni bir göç dalgasıyla karşılaştı. Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya, Romanya, Makedonya, Arnavutluk gibi bölgelerden Osmanlı tebaası milyonlarca Müslüman Anadolu’ya göç etmek zorunda kaldı. Burada “Müslüman” sıfatını bilerek, özellikle kullanıyorum, çünkü bunların çoğu etnik anlamda Türk değillerdir, Kırımlılar Tatar, Kafkasyalılar Çerkes, Bulgar göçmenlerinin önemli bir kısmı Pomak, Yugoslav göçmenlerinin çok büyük bölümü de Boşnak yani Slav kökenlidir. Zaten o dönemlerde din kimliği etnik kimlikten önce geliyordu. Osmanlı “Türk” değil her şeyden önce bir “İslam” devletiydi.

Kısaca bugün, özellikle de Batı Anadolu nüfusunun çok büyük bir bölümünün bu sürgün topluluklarından oluştuğu tarihsel bir gerçek... Bu gerçeğin arkasında ise başka ve daha önemli bir gerçek saklı: büyük bir trajedi ve onun kuşaktan kuşağa aktarılan travmaları…

Bu insanlar yurtlarında canları sıkılıp keyif için göçmen olmadılar. Savaşların ortasında kaldılar, yurtları, evleri, malları, toprakları ellerinden alındı. Tecavüze ve katliamlara maruz kaldılar. Her şeye rağmen hayatta kalabilenler de yalın ayak, aç çıplak yollara düşüp günler aylar boyu yürüyerek Anadolu’ya geldiler. O tarihlerde yolculukların şimdiki gibi trenle, gemiyle, uçakla yapılmadığını, sadece yolculuğun kendisinin bir azap, bir işkence olduğunu unutmamak lazım. Yani gezmek için bir yerden bir yere gitmek bile başlı başına büyük bir risk ve güçlüktü. O şartlarda çoluk çocuk, yaşlı, kadın, hasta veya engelli insanların zorlu doğa koşullarında üstelik bir kıyıma uğrayarak, ölülerini mezara bile gömemeden yollara düşmesini gözümüzde canlandırırsak bu travmanın ne kadar büyük ve etkili olduğunu daha iyi anlayabiliriz.

Bunların içinde en büyüğü ve etkileri günümüze kadar süren sürgün/göç dalgası ise Balkan Savaşı yenilgisi ertesinde yaşananıydı. Tarihe “Balkan Faciası” olarak geçen yenilgide Osmanlı hem topraklarını, hem askerini ve cephanesini hem de nüfusunun önemli bir kısmını yitirmişti. Tarihçiler bu hezimette de İttihatçı kadronun gözü dönmüş kadrolaşma ve iktidar hırsının etkili olduğunu kabul etmektedirler. Savaşın hemen öncesinde İttihatçı subaylara yer açmak için 1000 kadar tecrübeli subay emeklilik yoluyla ordudan uzaklaştırılmış, Balkanlarda önemli bir çatışma olmayacağı öngörüsüyle 75 bin asker terhis edilmişti. Cephanelikler savunmasız bırakılmıştı.

Savaş çok kısa sürede kaybedildi. Sonuçları ise çok ağır oldu. Sadece Balkanlar değil, Doğu Trakya da kaybedilmişti (sonra Trakya topraklarının bir bölümü geri alındı). Katledilen ya da kaybedilen topraklarda kalan Müslüman nüfusun yanı sıra milyonlarca insan da perişan halde Anadolu’ya göçmek zorunda kaldı. Yaşananlar tam bir vahşetti; hatta bugünkü hukuksal terimle tanımlamak gerekirse “soykırım”dı. Bu yüzden Balkan Faciası toplumsal belleğimizde en derin travmayı yaratmış, etkisi günümüzde bile devam eden bir olaydır. O facia sonrasında Osmanlı ahalisinin, zamanın Osmanlı yöneticilerinin ve entelejensiyasının gözünde Anadolu sığınılacak son yurt olarak kaldı.

Bu yurdun da elinden alınması korkusu Türkiye toplumunun ruhunun derinlerindeki en büyük korkudur. Hem halkın yüreğine hem de devletin zihnine kazınmış fobi derecesinde bir korku... Yaklaşık yüz yıldan beri Türkiye topraklarında devlet eliyle gerçekleştirilen Ermeni Tehciri, Mübadele, Trakya Olayları, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül komplosu gibi sayısız hukuk ve insanlık dışı uygulama, esasında bu derin korkunun eseridir. Derin korku çoğu zaman bireylerin, toplumların ve devletlerin mantığını işlemez hale getirir, hukuku ortadan kaldırır; yaşanan da budur…

Celal ÇELİK

_________________
Edna Pomashka Obich
Bir Pomak Sevdası
www.facebook.com/pomakistan
avatar
pomaklar.com
Admin
Admin

Erkek
Mesaj Sayısı : 1455
Yaş : 44
Yaşadığınız Yer - Doğum yeri : İsveç ( Pehlivanköy )
İşiniz : Yazar,araştırmacı),Siyaset
Tesekkur : 42
Puan : 1468
Kayıt tarihi : 27/05/07

Character sheet
Blog: test

http://pomaknews.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

default Geri: Yurtsuzluk Korkusu

Mesaj tarafından pomaklar.com Bir Ptsi Mart 16, 2009 1:07 am

Bir ölüm – kalım mücadelesiydi. Osmanlı yönetici sınıfında Anadolu’yu da kaybetme korkusu uyanmış ve bunun için önlem alınması gerektiği fikri oluşmuştu. Hem göçmenlere yeni bir yurt açmak hem de olası bir ölüm kalım savaşında gayrımüslim nüfusun düşmanla olası işbirliğini önlemek için Anadolu ve Trakya’daki Rumların sürülmesine karar verildi. Bir plan dahilinde Trakya ve Ege bölgesindeki Rumlar göçe zorlandı. Rumların önemli bir bölümü kansız bir şekilde bu topraklardan uzaklaştırılarak yerlerine Balkan sürgünleri yerleştirildi.

Aynı süreçte yaşanan bu facialarda hemen hemen hiç payı olmayan Ermeniler de kendi varlıklarını korumak ve kültürel haklarını genişletmek için çeşitli çabalara giriştiler. Uyanan ve birbirine bakarak kamçılanan milliyetçilik akımları uzunca bir süredir Ermenileri de etkisi altına almıştı. Önceleri İttihatçıların özgürlük ve kardeşlik söylemlerine destek vererek çözümü bu işbirliğinde arayan Ermeniler, sonraları bir ölçüde İttihatçıların sözlerinde durmaması biraz da Avrupa devletlerinin kışkırtmalarıyla Osmanlı yönetimiyle yollarını ayırdı. Kültürel hakların genişletilmesi ve özerklikten başlayıp Doğu Anadolu’da bağımsız bir devlet kurma emelini dile getirmeye kadar varan bir mücadeleye başladılar. Ancak bu çabalar Ermeni halkında henüz geniş bir taban bulamamıştı, halk büyük ölçüde kendi işinde gücündeydi. Adana, Zeytun, Sason gibi yerlerdeki yerel ayaklanmalar kolayca bastırılmıştı.

Ancak Ermeni toplumunun ileri gelenlerinin çoğu ayakları yere basmayan talepleri ve Rusya Fransa İngiltere gibi devletlerin Ermenileri kullanmak için kışkırtmaları Osmanlı yöneticilerini paniğe sürükledi. İttihatçılar Daha Birinci Dünya Savaşı başlamadan önce Ermeni meselesini kökünden halletmenin yollarını aramaya başlamıştı. Hatta İttihat ve Terakki yöneticileri bir ara Ermeni ileri gelenleriyle bir toplantıda buluşup onları öteki devletlerin kışkırtmalarına kapılmamaları yönünde adeta yalvarırcasına uyardılar. Ancak basiretsiz Ermeni liderleri bu uyarılara kulak asmadılar.

Savaş başlayıp hemen akabinde de Sarıkamış faciası gerçekleşince Doğu Anadolu’da iyice güçsüz düşüp o toprakları ve hatta bütün Anadolu’yu yitirme endişesine kapılan Osmanlı yönetimi Tehcir planını uygulamaya koydu. Kafkasya ve Balkan facialarının bütün öfkesi birikip bir anda yoğunlaşmış ve kabak Anadolu Ermenilerinin başına patlamıştı. 1915 baharında başlayan Tehcir beş – altı ay gibi kısa bir sürede tamamlandı. Osmanlılar Rusların ve Balkan devletlerinin kendisine yaptığını Ermenilere yapmıştı. Ermeni tehciri ve katliamları bir çeşit karşı hamle veya intikamdı ama ne yazık ki yanlış yerden alınmış bir intikamdı.

İttihatçıların neredeyse tamamı Balkan kökenliydi. Hepsi de yenilgi ve sürgünü bizzat iliğinde ve ayaklarının tabanında hissetmiş insanlardı. Tehciri uygulayan Teşkilat-ı Mahsusa’nın kadrolarının önemli bir kısmı Çerkeslerden oluşuyordu. Onların içi de Kafkasya’nın cennet dağlarından sürülmenin öfkesi ve hıncıyla doluydu. Son olarak Doğu Anadolu’daki bazı Kürt aşiretlerinin de Ermenilerden arınmış bir yurt edinme çabası vardı; çünkü onlarla aynı toprakları paylaşıyorlardı. Ermenilerle otuz yıldır süregelen paylaşım savaşını kazanmaları için Tehcir iyi bir fırsattı, onlar da bu fırsatı değerlendirdiler. Tehcir öncesinde Bitlis’in nüfusunun çoğunluğu, Van’ın da ona yakın bir oranı Ermenilerden oluşuyordu. Bugün oralarda tek bir Ermeni yoktur; peki yerli Türk var mıdır? O da yoktur!

Ermeniler kimi sürülerek kimi de öldürülerek Anadolu’dan kovuldu. Ancak cephe savaşında işler Osmanlının aleyhine gelişiyordu. Doğu Anadolu’yu Ruslar işgal etmiş, Rus ordusuyla gelen Ermeni kökenli askerler Kars Ardahan Erzurum Van gibi illerde bir-iki yıl önce kendilerine yapılan zulmün bir benzerini bu defa kendileri Türk ve Kürt kökenli Müslüman halka yapmaya başlamıştı. Rusya’da Ekim Devrimi gerçekleşip Ruslar geri çekilinceye kadar bu zulüm devam etti.

Neticede Osmanlı savaşı kaybedip teslim oldu. Bu defa sadece Doğu Anadolu değil Anadolu’nun neredeyse tamamı işgal edilmeye başladı. Daha birkaç yıl ya da birkaç on yıl önce yurtlarından sürülüp Anadolu’ya gelen insanlar ikinci defa varlık mücadelesi vermek durumunda kaldı. Sevr anlaşması bir kâbustu. Bugün hâlâ bu kâbusun etkileri canlıdır. Üzerine Yunan işgali geldi. Bir insan kuşağı hayatları süresince çok fazla savaş sürgün, katliam, cinayet görmüş, hem kurban hem de cellat olmak durumunda kalmıştı. Toplumsal belleğe ta o günlerde yerleşen yurdundan olma korkusu verilen İstiklal Savaşı’nın kazanılmasına rağmen bir daha asla çıkmadı. Tıpkı Ermeniler için zamanın 1915’te durması gibi biz de o yıllarda takılıp kaldık. Aslında bu bakımdan birbirimize çok benziyoruz. Fark şurada ki, bize bu acıları yaşatan esas olarak başka toplumlar/devletlerdi; biz onlardan çektiğimiz acıları da Ermenilere yükledik. Ermeni meselesi bütün travmalarımızın kristalize olmuş halidir.

Kendimizi burada iğreti biçimde duran bir halk olarak gördük hep… Her an birileri gelecek ve bizi buradan da sürecek diye korkuyoruz. Hâlâ çoğumuzun zihninde farkında bile olmadığımız o travmalar, o sürgün yolları, o acılar var. O korkuyla, kentlerimizi bile iğreti biçimde kuruyoruz. Devlet bu korkuyu ve nefreti canlı tutmak için can havliyle çalışıyor. Çünkü o zaman işi çok kolaylaşıyor, kitleleri çok rahat manipüle edip kendi hatalarını konuşulmaz hale getirebiliyor. Şu özür kampanyası bunun en tipik ve canlı örneği işte… Artık devletin kendi politikalarını hayata geçirebilmesi için manipülasyona bile ihtiyacı yok. Resmi tarihin papağanları, gönüllü linç kitleleri hep hazır kıta… Küfürle, sopayla, tehditle, blogla, sözle, yazıyla…

Celal ÇELİK

_________________
Edna Pomashka Obich
Bir Pomak Sevdası
www.facebook.com/pomakistan
avatar
pomaklar.com
Admin
Admin

Erkek
Mesaj Sayısı : 1455
Yaş : 44
Yaşadığınız Yer - Doğum yeri : İsveç ( Pehlivanköy )
İşiniz : Yazar,araştırmacı),Siyaset
Tesekkur : 42
Puan : 1468
Kayıt tarihi : 27/05/07

Character sheet
Blog: test

http://pomaknews.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz