GLASUVA NA POMAČİ & ......POMAK HALKININ SESİ
Uye olarak desteklerimizi sunalim.

Asimilasyonun Sınırları ve Tarzları-1-2-

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

default Asimilasyonun Sınırları ve Tarzları-1-2-

Mesaj tarafından pomaklar.com Bir Ptsi Haz. 25, 2007 11:34 am

Asimilasyonun Sınırları,Tarzları -1-

Birçok olgu süreç içinde niteliksel değişikliklere uğrar ve hiç kuşku yok ki bu türden değişimler onların “eskimiş” tanımlarını yetersizleştirir ve bu yetersiz olma durumu onların ideolojik bir argüman olmasının da kapısını aralayabilir. Diğer taraftan tanımlar, saf tanımlandıkları haliyle bile ideolojinin parçası ya da vazgeçilmez unsuru olma özelliğine de sahiptirler.Lafın kısası; güçlü olan tanımlama hakkına da sahiptir. Burada daha çok ilk betimlemede kendisine yer bulan “asimilasyon” olgusunun yeniden tanımlanması üzerinde durmayı düşünüyorum.

“Geleneksel yöntemi izleyerek” önce asimilasyonun klasik tanımını gözden geçirelim; isim anmaya ya da çoğu zamanlarda “akademik” bir züppelik göstergesinden başka bir şey olmayan dipnot kullanmaya gerek yok, birçok sözlük bu kelimenin altında şuna benzer bir tanım verir: bir toplumdaki azınlıkların egemen kültür içinde eritilmesi süreci ve bu sürecin ideolojik argümanlarının adı. Eğer asimilasyon tanımını salt bu sınırlamasıyla kabullenirsek oldukça dar alanda çalışmaya-tartışmaya en baştan mahkum oluruz. Kavramın sınırlarını açma ve çözümleme işine bizzat tanımın içinden başlanılabilir ve “egemen kültür” ile “azınlık” söylemi tartışmaya başlangıç için oldukça kolaylaştırıcı açılımları içerir. Burada “azınlıkla” kastedilen öncelikle “etnik azınlıklar” ve ikincil olarak “kültürel azınlıklardır.” Kaldı ki “azınlık” tanımlaması bile az’a razı olunmanın-olmanın bir niteleyeni olarak erk tarafından yapılmış bir tanımlamadır. Ve bu haliyle milliyetçilikle ırkçılık arasında zorunlu salınan bir sürecin ifadesi olmakla birlikte asimilasyon, ideoloji tarafından yakıştırılan bir diğer kavramın içinde eritilir ve böylece onun, birebir ideolojinin esasını oluşturan ırkçılık gibi kötü kokan kavramların yeni bir ad altında sunulması kolaylaşmış olur, işte ‘’uygarlık ‘‘-ya da eski dille ‘’medeniyet’’- bu türden geniş hacimli bir kavramdır.

Klasik küresel örneğimiz Amerika kıtasındaki yerli/kızılderili katliamıdır. [Bu son cümlem ideolojik asimilasyonun özel bir örneğidir: çünkü onları kızılderili olarak tanımlayan Avrupalı ‘uygar’ beyazlardır.] Ve bu katliam uygarlık adına yapılmıştır ya da bu süreçte kıtanın sahipleri ‘’uygarlaştırılmıştır’’. İşte asimilasyon adı verilen sürecin sonunda bir halk “etnik azınlık” durumuna düşürülmüş ve kuşkusuz tanım da o tarihten itibaren yapılmıştır. Burada sorun, azınlık ile çoğunluk arasındaki ilişkidir. Çoğunluğun öncelikle azınlık durumuna indirgenmesi ise resmi ideolojinin zor aracının işidir. Ve bu birbirine bağımlı olgular dizisi sömürgeciliğin legalizasyonunun olmazsa olmaz öğelerini oluşturur. Sömürge halklarının ellerinde ne varsa alınmış, ya da altınlarının yerine incil bırakılmış, üstüne üstlük bu kitabın okunması da silah zoruyla sağlanmıştır. Kültür silah zoruyla egemenleştirilmiştir; ne var ki bu türden bir müdahale sürecin işleyişinin bir yönünü oluşturur ancak bu yolun ilelebet devam etmesi sürecin başarısı anlamına gelmez. Başarı sömürgeleşenin ya da asimile olanın niteliği ile de ilgilidir. Ve bu nitelik olgusu bize, asimilasyon sürecinin gerçekte nasıl tamamlanacağını -ya da tamamlandığını- hakkında bir fikir verir.

Kısaca bu sürecin öğelerini basit bir formüle uygulanabilirliği olabilecek şekilde sıralayalım; erk, egemenleşen güç, bağımlılaştırılan-sömürülen ya da egemenliğin geliştirilmesi, pekiştirilmesi için ortadan kalması ya da içselleştirilmesi-mas edilmesi gereken halk-toplum-topluluk ya da kültür. Ve bu sürecin sonlarına doğru bir yerde bağımlılaşan -yok olmuş, yok olmak üzere ya da kendisini hala kendisi gibi var sanan bir halk-toplum-topluluk ve kültür... Kanımca bu aşamada devreye giren ve yeni bir retorik oluşmasının yolunu açan ideolojik bir müdahale, paradokssal gibi gözükmekle birlikte, bu asimilasyon sürecinin sonuna noktanın konmasını sağlayarak egemenleşen lehine başarıyı mutlak kılıyor.
Bağımlılığın sonunda edilginleşme ve sonunda farklılaşmasına, öyleleşmesine rağmen kendini kendi imiş gibi sanma durumudur söz etmeye çalıştığım müdahale. Asimile edilen ya da asimilasyon süreci yaşatılan ister bir halk ya da toplum olsun isterse bir “kültür”(pomaklar gibi) olsun aynılaştığı ya da kendini farklı zannetmesine rağmen nitelik olarak egemen kültürden, sömürgeleştirenden bir farkı kalmadığı ya da farklı zannetmekle birlikte egemen ideolojinin/resmi ideolojinin önemli bir elemanı haline dönüştüğünde asimile edenin başarısı nicelikten niteliğe dönüşmüş olacaktır.
Diğer taraftan asimilasyon olgusunu bu bağlamda bir benzeşme öyleleşme durumu olarak da algılayabiliriz, ancak bu algılama sürecinde dikkatli olmamız gereken konu benzeşme olgusunun ortalarda bir yerde değil egemenin sahasında gerçekleşeceğidir. Bu anlamıyla benzeşme kavramı, ırkçı antropolojik yaklaşımların ideolojik bir argümanından başka bir şey değildir. Halk diliyle konuşursak söz konusu edilen tam anlamıyla “benzetme”dir: “ben seni şimdi adama benzetirim” de olduğu gibi. Ne var ki sorun daha önce de dediğimiz gibi, benzeten tarafından “adam” olarak tanıtılmaya benzetilmeye eğilimle ve “adamın” adam sanılmasına yatkın olma durumu ile ilgilidir.
Ve sözün özü asimilasyon, yalnızca bir süreç değil geniş kapsamlı bir ideolojik savunma aracının’da adıdır.
Asimilasyon sürecinin sınırlarını ve bu olgunun kapsamını genişletmek çabası, siyaset tarihine ve siyaset “antropolojisine” bu eksende yapacağı katkılar düşünüldüğünde bazı durumları yorumlamamıza önemli yararlar sağlayabilir.“Anti emperyalizmle cilalanmış bir üçüncü dünyacılığın bugün bizzat emperyalizmin bölgesel dayanakları haline gelmesi rastlantımıdır?”. Şimdi bu soruya verilecek yanıtı tarihle örneklendirirken benzetmeye çalışan “egemenlerin” başarısının ilk -belki de tek- koşulunun “benzemeye çalışanı yaratmak” olduğunu anımsayalım. Kapitalizme adapte olmaya ya da bu sistemin bir parçası olmaya çalışırken antiemperyalist miş gibi olmaya çalışmanın sonucu ve bunun çok sayıdaki örneğini küresel ölçekli bir kültürel asimilasyon olgusunun üst düzeyli ya da nitelikli bir başarısı olarak görmek kesinlikle hatalı bir yaklaşım olmayacaktır. Sonuç itibariyle bu türden küresel bir asimilasyon sürecinin kültür emperyalizmi olarak tanımlanması da bu jimnastiğimiz açısından yanlış olmayacaktır.
“Kültür” kavramının tanımlanması hakkında yapılan tartışmalar anımsandığında “siyasi kültür” ve giderek bir egemen kesimin söylemi/yaklaşımı olarak “siyasi etik” kavramları bu süre içinde kendisine yer bulabilir ya da bu süreç paydasında tanımlanabilir. İşte “ulusalcılık” olgusu indirgemeci bir yaklaşımla siyasi kültür ya da etik kavramlarının öznelerinden birisine dönüşmüştür. Bu türden bir dönüşümün onu asimilasyonun başarı kriterlerinden birisine indirgememesi olanaklı mıdır?
Tarihsel süreçleri değerlendirirken, süreç boyunca yaşanan “kahramanlıkları” ya da gökten inen elmalarla sonlanan masalları değil, sürecin sonundaki “kazanımı” ya da insanlığa bıraktıkları ve öğrettiklerini ele almak zorundayız.Ulusalcılığı bu yaklaşımla değerlendiriyorum ve yüz sene önceki “ulus” yaklaşımlarının zamanında, pragmatik doğasının da desteğiyle taktik ve stratejik bir anlamı olsa da bugün küresel saldırıdaki kapitalizmin en güçlü argümanına dönüşmesinin üzerinde düşünülmelidir.Bu asimilasyon sürecinin sonunda gelinen nokta ya da ulaşılan bilgi, ezilen ulus ulusalcılığının da, ezen ulus ulusalcılığının da ve her ikisi arasındaki sözde farklılığın da “egemenleşenin”, yalnızca egemenleşenin işine yaradığıdır.
Aynı türden tanımlamaların bugün bir çok “etnik azınlık” içinde olması da benzer nedensellik ilişkisi göz önüne alındığında şaşırtıcı değildir. Ulusal/etnik mücadelenin ve bu mücadelelerin “önderliklerinin” küreselleşmeci indirgemeci davranışlarını asimilasyon başarılarına örnek olarak verirken zorlanmıyorum. Kendini emperyalizmin argümanlarıyla tanımlayan ve onun küresel siyasetinin bir parçası olmayı bağımsızlık gibi bir kavramla cilalamak... bize sadece benzetenin değil benzemeye çalışanında niteliğini göstermesi açısından önemlidir...
Ve “ne yapmalı” türden bir soruyu bir slogan dizisiyle yanıtlayarak devam edelim: İşte her türden asimilasyonlar sürecine ya da top yekûn saldırılara karşın yapılması gereken tek şey, daha öncede yazdığım gibi potansiyeline güçlü bir şekilde sahip olunan, ancak egemen ideolojinin baskısı altında unuttuğumuz/unutturulan, geride kaldığına ya da eskidiğine inandığımız/inandırılan “ütopyamıza” yeniden sahip çıkmak, onu sahip olduğumuz gerçek gücün yardımıyla, dayatmacı/zor kurgularının dışında yeniden kurgulamaktır.
Çözülmenin derinleşmesinin göstergesi, onun ayrıksı bir olgu olmaktan çıkıp toplumun, topluluğun ve giderek tüm bireylerin bu çözülme, düşüklük ve düşkünlük hali ile tanımlanabilir olmasıdır. Asimilasyon geri dönüşü mümkün olmayan bir dejenerasyonun adıdır, asimilasyon bağımlılığı ise bu durumun gözlerden gizlenmesine aracılık eden psikolojik-sosyolojik bir unsur olarak karşımıza çıkar. Ussallaştırılan bağımlılıkla kendini gizlemeye çalışan toplumdaki çözülme ve düşkünlük halinin tüm kurumlara, tüm bireylere dek yayılmasından daha doğal ne olabilir? Şöyle bir çevremize bakalım; ne olduğunu bildiğimizi sandığımız ve ne olduğunu anlayamadığımız insanlar görmüyor muyuz? Onların söylemleri ile yaşamları arasındaki farkı algılamakta güçlük çektiğimiz zamanlar olmuyor mu? Durduklarını iddia ettikleri yer ile -ya da dillendirdikleri ideolojileriyle- gerçekte durdukları yer arasındaki aşılmaz uçurumu açıklamaya çalışırken bir kez de geniş tanımımızla asimilasyon olgusunu gözden geçirerek aslında onlara karşı oldukça iyi niyetli ve yapıcı bir davranış örneği göstermiyor muyuz?!
*******

_________________
Edna Pomashka Obich
Bir Pomak Sevdası
www.facebook.com/pomakistan
avatar
pomaklar.com
Admin
Admin

Erkek
Mesaj Sayısı : 1455
Yaş : 44
Yaşadığınız Yer - Doğum yeri : İsveç ( Pehlivanköy )
İşiniz : Yazar,araştırmacı),Siyaset
Tesekkur : 42
Puan : 1468
Kayıt tarihi : 27/05/07

Character sheet
Blog: test

http://pomaknews.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

default Geri: Asimilasyonun Sınırları ve Tarzları-1-2-

Mesaj tarafından pomaklar.com Bir Ptsi Haz. 25, 2007 11:37 am

Asimilasyonun Sınırları,Tarzları -2-

Benzetme olgusu, benzeme-asimilasyon bağımlısı bir özne ile tanımlanmaya başlıyorsa, sürecin adını benzeşme olarak değiştirmek olanaklıdır. Bu sürecin başlıca dinamiğini “resmi’ retoriklerin diğerine devredilmesi” oluşturur. Kısa süreli bu nöbet değişimi, devir durumu, asimilasyon olgusunun başarısını perçinlerken egemenlerin rahat bir dönem geçirip zaman kazanmalarına da aracılık yapar. Örneğin, anti emperyalizm kavramı böyle bir nöbet değişiminin öznesi olabilecek “niteliklere sahip” resmi retoriklerden birisidir. Bu kısa süreç içinde olup biten, kavramın egemen şeklinin -emperyalizm-, bizzat “anti” sini içselleştirerek onu kendisine benzetecek, maşa ederek soluklanma alanına, zamanına sahip olmasıdır.
Kendini emperyalizmin argümanlarıyla tanımlamak ve onun küresel siyasetinin bir parçası olmayı “bağımsızlık” gibi bir kavramla cilalamak... bize sadece benzetenin değil benzemeye çalışanın da niteliğini göstermesi açısından önemlidir. Emperyalizme biat durumu ile ulusalcılık denen şeyin yerini bulması, yirmibirinci yüzyılın ilk günlerinin öğrettikleri arasında önemli bir yere sahiptir. Öğrenmemiz ya da araştırıp bulmamız gereken bir diğer durum da bu süreçlerde bireyin aldığı pozisyonlardır. Ve bu pozisyonların nedensellik ilişkileri içinde analizinin yapılması da ayrı bir zorunluluk şeklinde karşımıza çıkmaktadır.
Bireyin bu süreçteki ya da bu bağlamdaki yerinin değerlendirilmesi toplumsal, kültürel ya da erk bağımlı bir egemenlik ilişkisinin dışında düşünülemez ve bireysel etkileşim-bireysel duygulanım üst yapıdaki egemenlik ilişkilerinin ve hiyerarşik konumlanışın neredeyse birebir kopyasıdır. Bir tarafta egemen toplum-kültür ile simgelenen kişilik (soyut) mevcutken, bunun tam karşısında -ve karşıtında- olmakla birlikte posizyonunu bu ilişkilere göre belirlemeye çalışan asimile birey (somut) bulunmaktadır. Bu düzlemde tekrarlarsak, asimilasyonu başarılı kılan ya da asimile edeni onandıran “şey” asimilasyon bağımlısı bireylerin (ya da asimilasyon bağımlısı haline getirilmiş bireylerin-ortak din vb sebepleri öne çıkararak-) bu bağımlılık ilişkisinin egemen öznesi tarafından maniple edilerek, öyle imiş ya da farklı imiş gibi görünmelerinin sağlanmasıyla, onların asimilasyon durumuna karşı savaşım içinde olduklarını “sanmalarıdır.” Egemen tarafından izin verilen hatta tümüyle olmak kaydıyla kayıtsız şartsız onaylanan -ve gülüp geçilerek aşağılanan- bir “mücadele” türüdür bu! Diğer taraftan, asimilasyoncular içinde, artık asimile edecekleri hiç bir şeyinde kalmamış olduğunun, diğerinin, hep diğeri (hepimiz kardeşiz densede)kalmak kaydıyla bağımlılaştırılmış olduğunun göstergesidir. Bu durumun bireysel düzlemde de farklı olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. İlişkinin, asimile edilenin gözündeki tanımını en basit bir şekilde yapmaya çalışırsak; “bu ilişki, egemenin elindeki terazide tutturulmaya çalışılan bir denge durumudur”. Ancak gerçek olan, bunun bir sanrı olduğu ve dengeyi tanımlayanın, biçimlendirenin de egemen olduğudur.
İlişkinin, egemen ya da zor kullanan tarafında olanın duruma yönelik bilgisi ve bu bilginin değişik şekillerde dışavurumu, asimile edilenin, diğeri tarafından yaratılan sahte denge durumuna bağımlılığını daha da arttıracağı kesindir. Kültürler, etnik gruplar ya da halklar arasında zor tarafından belirlenen bu türden bir ilişkinin ortaya çıkaracağı insanlık adına utanç verici örneklerle her geçen gün karşılaşmıyor muyuz? Kendini üstün hisseden bir toplum ya da bireyin karşısında, kendisini bu şekliyle tanımlanmış ilişki içinde eşit hisseden toplum ya da bireyi ve onun psikolojisini anlamak, tanımlamak ve sapmaları görebilmek ciddi bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Asimile edilenler her zaman“kraldan daha çok kralcılar” olarak varolmiştir ve egemenler tarafından ödüllendirilmek adına ölmekten -ve belki de da önemlisi!- öldürmekten çekinmemişlerdir. Bu karşılıklı yer değiştirme seanslarında, asimile edilen bireydeki çözülmenin en yoğun şekline şahit olunur. Aslında o an asimilasyon bağımlısı için, “durumun aslında hiç de öyle olmadığının” ya da “aslında ne yapsa ne etse egemen gibi olamayacağının” net bir şekilde bilinç düzeyine gelip gittiği andır. Bu anlamda asimilasyon aşağılama-aşağılanma ilişkisinin kalıcılaştırılmasının ve giderek kanıksanmasının adıdır. Örneğimizi geliştirirsek, asimile edilen insan erk tarafından kendi çapında olmak kaydıyla para ve silahında desteğiyle(!) erk sahibi kılındığında ciddi resmi terör problemleriyle karşılaşılmaması olanaksızdır. Geniş bir tarih dilimine yayılmış “kaybetme” sürecinin edilgen özne tarafından içselleştirilmesinin bireyde yaratacağı çelişkinin, sunulanı kazanmak adına patlamaya dönüşmesidir bu türden zor.
O, egemeninin kendisine sunduğu olanaklar çerçevesinde ve kendisinden beklenen görevler kapsamında elinden geleni yapmaya ve yaptıkları karşında verilen ödüllerle eşitlenmiş olduğunu sandığı efendisine minnettar olmaya hazırdır(diyet borcu ,yediğimiz çanağa s...mama laflarıyla). Sürekli bir bekleme durumu... Bu türden bekleme, tüm kabullenmelerin de beşiğidir, onları büyütür besler, istenilen kıvama gelmesini sağlar. “Kıvama gelmenin” somutlaşması mı; örneğin, zamanla asimilasyon bağımlısının ya da asimile insanın egemen kültür tarafından kendisine yöneltilen tüm aşağılayıcı suçlamaları (pislik- tembellik, kıt zekalılık...!, hainlik geleneği...! vb.) olduğu gibi alarak -kabullenerek?- onları stilize etmeye çalışmasının ya da bu türden aşağılamaların “doğru” sanılmasının ya da “biz de öyleyiz zaten” denmesinin açıklaması ne olabilir? Bu, verilen rolün kabullenilmesinden ve onun istenildiği biçimde oynanmasından başka bir şey değildir. Bu öylesine zavallı bir roldür ki, ne tarihsel bir geri planı ne de toplumsal bir bağı vardır. Olanlarda, kalanlarda unutulmak zorundadır ve bu zorundalığa uyulur. Ömrünü, kuşaklar boyu bu türden tutsaklıklarda bu rolü oynamaya adamıştır. Bağımlılığın niteliğini, bu rolün önemsenmesinin, benimsenmesinin düzeyi belirler. Top yekün bir tutsaklığın ya da alı konmanın adıdır bu rol. Bu oyunun dışında kalma düşüncesi, temel korku dinamiklerini harekete geçirir. Çünkü, tersine mücadele onurlu olduğu kadar zorlu ve doğal olarak ölümcüldür. Onurla kölelik, cesaretle korkaklık arasında debelenen asimilasyon bağımlısının en kolay kaçma yollarından birisini, “kurulu -alışılmış- düzenle pazarlık yapıyormuş gibi” gösterisi oluşturur. “İşte bakın kültürel haklarımıza ya da ekonomik haklarımız karışan varmı... bakın “köle” değiliz...’’karnımız doyuyor’’ ... ” Oysa, “ancak kaydıyla” bahşediliyordur kendisine, kullandığını zannettiği “haklar”. Bu durumun farkında olup olmamasının hiç bir önemi yoktur, onun için önemli olan oyunun yeniden kurgulanmasıdır.
Asimilasyon bağımlılığın sağlanmasındaki başarının araçları ile birey ilişkisi gözden geçirilirken din unsurunun göz ardı edilmemesi gerekir. Din, bu bağlamda, bireyin bilinç altına iteleyerek değişime uğrattığı olumsuz duygulanımları tamir etmek ve onu istenilen nitelikte restore etmekten başka bir işe yaramayan -daha ne işe yarasın?- ideolojik bir araçtır. Bir taraftan milliyetçilik, diğer taraftan din, tek tek bireylerin ve giderek bireyler toplamının psikolojik restorasyonuna aracılık ederken onların erk aracı olduğu çoklukla unutulur, yok sayılır, ve giderek daha sıkı sarılınan unsurlara dönüşülür. Ve bu süreçte onlara bir değer yüklenirVe bir insan daha ne bekleyebilirki yaşamdan ve kendisine böylesine huzurlu bir yaşam sunan devletinden? Bu türden sorular, insanlık bilincinin ve toplumsal bilincin köreltilme sürecindeki halkın gerilemesinin köşe başlarını oluşturur.
Bu ve benzeri maniplasyonlarla sağlanan regresyonun sürdürülebilirliği ekonomik müdahalelerle sağlanır ne var ki bunların genel konjonktürde ihmal edilebilir müdahaleler olduğu unutulmamalıdır. Özetle birey, bu durumda karnını doyurduğuna bakar. Küçük bir işinin olması, çöplük eşelemeden açlığını gidermesi karşılığında emeğinin sömürülmesini hiç umursamaz. Herhangi bir sömürüyü umursamaz. Artık kendi küçük dünyasına tıkılıp kalmış, itelenmiş ya da hapsedilmiş olmanın ayrımına varmaksızın yaşayıp gider. İşi, günlük bahşiş babından ödüllere kalmıştır. Kendisi ve çevresindeki birçoğu, önce toplum, ardından topluluk olmaktan çıkarılarak yığına dönüştürülmüştür.
******
Kısa bir okumanın ardından kimlikler, kişilikler ve örgütlenmeler dünyasına yapacağımız bir yolculuk, asimilasyon bağımlılığının daha nice “değerleri” kullandığını ve onları tümüyle evirip çevirerek egemen ideolojinin hizmetine sunduğunu örnekler.Unutmayalım ki, asimilasyonun başlıca hedefi kişiliktir -“o” tek tek kişilerden yola çıkılabilerek başarılı olabileceğini bilecek kadar deneyimli ve sabırlıdır!-, kişiliğin, asimilasyon bağımlı hale getirilmesi ve içselleşmesinin sağlanması, hemen ardından bağımlının metaforik bir biçimde, asimile edenin tanımladığı şekliyle asimilasyonu dile getirmesinin sağlanması başarının kanıtıdır. Dönüşüm ya da dejenerasyonun başlangıcını bu oluşturur. Artık sıra dejenerasyonun ödüllendirilmesindedir. Burada egemen ve resmi değerler bütünü -ideoloji- işin içine doğrudan girer. Sistem içinde, asimile olanın bir güç olması ya da çoğu zaman bir güç olduğunu sanması bu değerlerle uzlaşmayı örnekler. İstenilen şartlarda teslim olan, biat edeninin her zaman ödüllendirildiğini insanlık tarihi göstermektedir.
Gerisi asimile olanın çeşitli dallardaki becerisine kalmıştır!

_________________
Edna Pomashka Obich
Bir Pomak Sevdası
www.facebook.com/pomakistan
avatar
pomaklar.com
Admin
Admin

Erkek
Mesaj Sayısı : 1455
Yaş : 44
Yaşadığınız Yer - Doğum yeri : İsveç ( Pehlivanköy )
İşiniz : Yazar,araştırmacı),Siyaset
Tesekkur : 42
Puan : 1468
Kayıt tarihi : 27/05/07

Character sheet
Blog: test

http://pomaknews.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz