GLASUVA NA POMAČİ & ......POMAK HALKININ SESİ
Uye olarak desteklerimizi sunalim.

Ergin Yıldızoğlu

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

default Ergin Yıldızoğlu

Mesaj tarafından Misafir Bir C.tesi Mart 15, 2008 6:50 am

‘Batı’nın “ılımlı İslam’ isteği - Ergin Yıldızoğlu
Richard Holbrooke New Perspective Quarerly dergisine, Türkiye’deki seçim sonuçlarından ne kadar hoşnut olduğunu belirttikten sonra, “Batı, dünyada ılımlı İslam istediğini söylüyor. İşte size Müslüman dünyasındaki en demokratik iki ülkeden biri, öbürü de Malezya” demiş. Holbrooke’un sözleri basından gereken tepkiyi ve eleştirileri aldı. Ancak, Batı’nın, ABD’nin bu “ılımlı İslam” isteği, laiklikle demokrasiyi karşı karşıya koyma eğilimi, üzerine de biraz düşünmek gerekiyor.

Ben, bu isteğin ve eğilimin, Batı’nın demokrasi aşkından değil de muhafazakâr siyasi geleneğinin en karanlık köşelerinden kaynaklandığını düşünüyorum. Bu istek ve eğilimle, 20. yüzyılın son çeyreğinde, özellikle ABD’nin ekonomik yönetimi ve savunma stratejisi çevrelerini derinden etkileyen bir dünya görüşü, bir siyasi eğilim (yeni muhafazakarlık) arasında organik bir ilişki var.

Tavizsiz kuartet

Bir önceki küreselleşmenin, 20. yüzyılın ilk yarısında yaşanan krizi sırasında şekillenmiş, ancak ekonomik büyüme döneminde unutulduktan sonra, 1970’lerde yeni bir krizle birlikte yeniden gündeme gelmeye başlamış, Reagan-Thatcher döneminde ekonomik, Bush dönemindeyle birlikte de etkileri siyasi alanda iyice belirginleşmiş bir siyasi eğilim bu. Arkasında da, Michael Oakshoot, Carl Schmitt, Leo Strauss ve Friedric von Hayek gibi son derecede muhafazakar dört düşünür var.

Aynı dönemde (1888-1901) doğan bu dört düşünürün görüşleri, iki büyük savaş arasındaki dönemde, Avrupa’nın toplumsal düzeni, bir taraftan küreselleşmenin, liberal ekonomik sistemin krizi, diğer taraftan işçi hareketinin isyanı, orta sınıfların tepkisi, altında şekillendi (Peryy Anderson “The Intransigent Right” -Taviz vermeyen sağ- London Review of Books, 29/09/1992, çalışmasından yararlandım).

Bu düşünürlere göre, ortaçağların sonuna doğru, ortaya çıkan, yeni cemaatin zincirlerinden kurtulmuş, kendi sorumluluklarını kendisi üstlenen ve üstlenmeyen sorumsuzları geride bırakarak ilerleyen, bağımsız erdemli bireyin (uomo singulare) var oluş durumu olarak evrimleşen bir yaşam tarzı (piyasa ekonomisi), insanın doğasına, moral yasalara aykırı müdahale çabaları yüzünden tehdit altındaydı. Gerçekteyse, o yaşam tarzını, yine o “tarihsel evrimin” öbür yüzü olarak, iki savaş arası dönemde, derin bir toplumsal kriz içinde, ortaya çıkan bir karşıt eğilim, demokrasi ve kitle hareketleri tehdit ediyordu.

Bu yazarların hepsi, “bu yaşam tarzı nasıl korunacak”, bu tehdit nasıl giderilecek, sorusuna cevap ararken, Thomas Hobbes’’in, İngiliz burjuva devrimi sırasında yazılmış, toplumsal kaosa düzen getirmenin yollarını araştıran Leviatan başlıklı eserindeki tezlere döndüler. Strauss biraz daha geriye Eflatun’a kadar gidiyordu. Bu düşünürlere göre, söz konusu yaşam tarzını koruyacak yönetim “toplumsal çıkar gibi saçma sapan bir düşünceden” hareketle, insan doğasının tarihsel sürecine, piyasa koşullarına müdahaleyi dışlamalıydı, alt sınıfların, toplumsal mükemmellikleri bastıran, eşitleyici basıncı, gündeme getirdiği kaos engellenmeliydi. Alt sınıflara inisiyatif, sayısal çokluğa otorite veren, genel oya dayalı bir demokrasi son derecede zararlıydı. Ama din, örneğin Katolik Hıristiyanlığın “kaprissiz otoriterliğe” olanak sağlayan ahlak felsefesi yararlı olabilirdi.

Birincisi, çözüm olacak yönetim/devlet, kapitalizmin tarihsel olarak müdahale gerektirmeden, kendiliğinden, evrimleştiği var sayılan kurumlarına; ikincisi aynı biçimde evrimleşmiş moral prensiplerine dayanmalıydı. Üçüncüsü... Carl Schmitt’in Hitler rejimine katılmasından, Oakshoott’un Mussolini övgüsünden, Hayek’in “genel seçimleri bastırsa bile yasalara uyan bir otoriter rejimin özgürlükler, ekonomiye müdahale eğilimindeki bir demokrasiden daha iyi koruyacağına” ilişkin sözlerinden, Pinochet rejimine verdiği destekten, üçüncünün de ne olduğunu anlayabiliyoruz. Bugün ABD dış politika doktrininde egemen “yeni muhafazakar” akımın hocası olan Straauss’un katkısıysa daha çok, yöneticilerle kitlelerin ilişkilerine yönelikti.

Bu düşünürlere göre toplumun ancak çok ufak bir kesimi, Strauss’a göreyse filozoflar gerçeğe vakıf olabilirlerdi. Ancak bunlar hiçbir önyargı, eleştiri ve sınır tanımadan düşünen, ufukları güncel sorunları aşan insanlardı. Ulaştıkları, örneğin, evrende kutsal bir iradenin yokluğuna, dünyanın ve insanın geçici karakterine ilişkin bilgiler toplumun düzeni açısından sonr derecede zararlıydı. Bu nedenle, bu filozoflar az sayıda seçkini kısa dönemli, pratik sorunlara odaklanarak halkı yönetebilecek biçimde, ama hakikati onlara da açıklamadan yetiştirecek, halkın isteklerini de gerçeğin yerine geçecek anlatılarla (bu bağlamda, dini söylemler özellikle yararlı olabilir) yönlendirmeyi öğreteceklerdi. Böylece halka gerçek değil, kolay kabul edilebilecek, onları rahatlatacak, “onurlu yalanlar” (kavram Eflatun’a aittir, takıye kavramının felsefi kökleri de...) sunulacaktı. Diğer bir deyişle Strauss’un filozofu dinsizdir, ama gerektiğinde “dinin toplumsal bütünlüğü sağlamaya yarayacak bir emzik olabileceğini düşünür.”

Bir küreselleşme ve bir kaos daha

Muhafazakar sağın bu azgın teorilerinin, 1980’lerde yeniden gündeme gelmesi boşuna değil. Yine bir ekonomik kriz ve onun yarattığı sarsıntılar, sermayenin avlanma alanlarını hızla genişletirken (küreselleşmenin) yarattığı kargaşa, hem verili ekonomik sosyal düzeni hem de uluslararası düzeni, ABD hegemonyasını, sarsıyor. Yüzyılın başındaki sorunlar, kapitalist sistem açısından yine gündemde.

Önce, serbest piyasanın “insan doğasına” en uygun sistem olduğuna ilişkin inanç tazelendi. Bununla birlikte, ABD’nin sermayenin genişleme sürecini, mali piyasalara doğal kaynaklara el koymaya ilişkin emperyalist atılımını saklayan “kutsal yalanı” devreye girdi: Toplumun evrimsel süreci küreselleşme aşamasına girmişti. Bunu, “terörizme karşı savaş” ve Ortadoğu’yu demokratikleştirme (BOP) söylemleri izledi. Ancak, bir taraftan küreselleşmenin genel krizi, diğer taraftan Afganistan’ın ve Irak’ın işgali, Arafat’ın ölümü, istikrar getirmedi. Aksine emperyalist müdahale, ekonomik ve siyasi krizler, bölgede yeni savaşları gündeme getirmeye, diğer bölge ülkelerin varlıklarını tehdit eden bir kaos ortamı yaratmaya başladı. Şimdi bu ortamda ortaya dökülen radikal, nihilist, tepkiler nasıl giderilecek? Giderek kızgınlık derecesi artan kitleler nasıl dizginlenecek, serbest piyasa modeline nasıl entegre edilecekler? Bölge kaynakları Batı’nın kullanımına nasıl açılacak, açık tutulacak?

Din ile serbest piyasa modelini birleştirecek, bunu da demokratikleşme söylemi içinde sunabilecek bir formül, yine, haklara, özgürlüklere değil, sorumululkalar ve görevlere dayalı bir Leviatan, bölgedeki kargaşaya bir çözüm olabilir! Ancak bu ulusalcı, toplumcu refleksleri olmayan, yönetimi altındaki halkları Batı’nın iradesine karşı korumaya kalkmayacak bir Leviatan olmalıdır.

Batı’nın ılımlı İslam rejimleri isteğinin, bu yönde izlediği toplumsal mühendislik projelerinin arkasında, hızla gelişmekte olan kargaşanın bölgeyi kullanılamaz kılabileceğine ilişkin bir korku var. Temelindeyse, kapitalizmin doğarken yarattığı kaos içinde sermaye düzenini korumaya yönelik bir Leviatan arayışından esinlenen, 20. yüzyıl başında küreselleşmenin yarattığı kaos içinde seçkinci, hatta faşist eğilimli düşünürlerin ürettiği ekonomik ve siyasi doktrinler var; demokrasi, özgürlük sevgisi değil.

(Cumuhuriyet, 13 Ağustos ’07)
avatar
Misafir
Misafir


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz