GLASUVA NA POMAČİ & ......POMAK HALKININ SESİ
Uye olarak desteklerimizi sunalim.

Adaletin Bu mu Türkiye!

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

default Adaletin Bu mu Türkiye!

Mesaj tarafından pomaklar.com Bir Salı Eyl. 21, 2010 4:32 pm

Adaletin Bu mu Türkiye! -1-

Dışarıdan bakmayan biri, Türkiye’deki Adalet sisteminin saçmalıklarını tam anlamı ile göremez.

Tabii buna başka bir ifade daha eklemek lazım: ‘Adalet mekanizması’ içinde [sanık ya da şahit gibi] sadece tüketici olarak yer almış biri, Türkiye’deki Adalet sisteminin aptallıklarını tam anlamı ile göremez.

Zaten herhangi bir konuyu kavramak için, biraz içinde bulunduktan sonra biraz dışarıdan, biraz da yukarıdan bakmak ve hatta kıyaslamak gerekir.

Hemen telaşlanmayın, yukarıdan bakmak derken, tepeden bakmayı değil, kuşbakışı bakmayı kastettim. Planını, yapısını, kavrayacak kuş uçuşu bir bakışı kastettim.

Öncelikle; 600 yıllık askeri ve dini bir vesayet imparatorluğu olarak Osmanlı’da hukukun kadılara, ulema’ya devredilmesi kaçınılmaz idi. Batıda ise bizdeki gibi merkezi olmayan sistemler yargılama yetkisi her yörenin Lord’una, Kont’una verdi. Yani biraz “özelleştirdi”, hatta “parselledi”

O nedenledir ki Ceza Mahkemeleri Hakimlerine ‘My Lord!’ denir, hatta Ceza hakimleri de sembolik olarak ‘Lord’ ünvanı alırlar ve mahkemelerine de ‘Court: Avlu’ denir. Çünkü o zamanın derebeyleri davalarını şatolarının avlularında görürlerdi. Eeee katilleri, ırza geçenleri evine, misafir odasına sokacak değil ya!

Ama esası itibari ile vesayet rejimini korumakla birlikte “Cumhuriyet”e geçen Türkiye tabii ki yargı yetkisini ‘cumhur’a vesayet aden hakimlere verdi. Cumhuriyet’in kendisi gibi mahkemeler de bürokratik, tepeden inmeci, sübjektif oldu.

Başka birçok şeyini örnek aldıkları Sovyet rejimi gibi mahkemeler, devlet’i esas, vatandaşı istisna olarak gördü. Hatta hatırlayanlar bilir, ilk zamanlarda “halk mahkemeleri, devrim mahkemeleri” gibi, “İstiklal Mahkemeleri” de kuruldu. Hakimleri hukukçu bile değildi! Önce idam edip sonra savunma aldı.

İyi de şimdi bunun günümüz mahkemeleri ile ne ilgisi var?… derseniz, … Var! Çünkü kuruluş ve çalışma şekli itibari ile günümüz mahkemeleri müsrif ve dengesizdir. Dağıtılan şey de adalet olduğuna göre müsrif ve dengesiz dağıtılan şey de adil olmaz.

Niye müsrif? Öncelikle dava açıldığı anda deliller henüz tamamlanmamış olduğu için, mahkeme her duruşmasında şu alınsın, bu yazılsın, o delil istensin, bu uzman görüşü alınsın diye ara kararları verir ve her defasında dava ortalama bir ay ertelenir. Dolayısı ile ve adli tatilleri filan da katarsanız herhangi bir dava yılda sadece 10 duruşma görür. Bu da ortalama bir cinayet davasında 6-10 yıl yargılama demektir.

Diğer sakıncaları şimdilik bir yana,… yalnız bu bile inanılmaz bir zaman ve kaynak israfıdır. Bir kere davayı açmakla yükümlü olan savcının dava ile ilgili tüm delilleri toplama yükümlülüğü yok mu? Tüm eksikleri giderme, dava belgelerini savunma avukatı ile değiş tokuş ederek boşlukları giderme, çağrılacak şahitleri listeleme, uzman şahitlerin raporlarını alma, inceleme ve mahkemeye tam bir dava sunma sorumluluğu yok mu?

Olmalı, ama henüz yok!

Peki olmasa ne olur: Birkaç yüzyıl öncesinin posta, haberleşme çağına takılıp kalmış olan mahkeme, savcının işini ve ihmallerini üstlenir ve bir sürü ‘ara karar’ ile eksikliklerin giderilmesini ister. Her bir defasında da duruşma en az bir ay ertelenir …. ve bunu yaparken, mahkeme farkında bile olmadan davaya taraf olmuş olur. Çocuğun kemik yaşı okunsun, kızın psikolojisi kaç santim bozulmuş, öğrenilsin diye kararlar alarak mahkeme davayı görmek yerine yönlendirmeye başlar.

Son zamanlarda sıkça duyulan bu ifadeler ise aslında hukukun bile rafa kaldırıldığının, ne kadar kadük olduğunun bir göstergesi değil mi? Kanun bir kişinin cinsel ilişkiye rıza gösterme yaşını tespit etmis. 16, 18 ya da 21… her ne ise!

Bu da şu demektir. Psikolojisi bozulsun ya da bozulmasın, o ülkede o kişinin o yaşa gelmeden cinsel ilişkiye rıza gösterme hakkı yok. Yani o kişi kanun nezdinde rızayı gösterecek kadar akıllı, olgun sayılmıyor ve o kararı vermeye ehliyeti, yetkisi yok. O zaman o yaşın altındaki bir insanla ilişkiye girmek otomatik olarak Paedophilia-Sübyancılık olur. Bunun lamı cimi, psikolojisi olmaz. Yani psikolojisi bozulmamışsa suç ortadan mı kalkar? Bu, öldürdüğünüz kişi şikayetçi olmadığı için cinayetten yargılanmamak anlamına gelir! Ya da psikolojisi bozuluncaya kadar o kişiye istediğiniz kadar sevg, gösterebilirsiniz mi demek olur?

Ha şimdi diyebilirsiniz: -E be kardeşim, zaten ayni Bakanlıktan maaş alan, Aynı mahkeme binasında görev yapan, aynı lojmanda oturan, ayni HSYK tarafından idare edilen, hatta ayni YARSAV üyesi olan savcı ile hakim arasında birkaç delilin lafı mı olur?

Eeeee ben de onu sizin vicdanınıza bırakıyorum.

(Devam edecek.)

Hikmet Pala /Bristol – B. Britanya

http://pomaknews.com/?p=2765

_________________
Edna Pomashka Obich
Bir Pomak Sevdası
www.facebook.com/pomakistan
avatar
pomaklar.com
Admin
Admin

Erkek
Mesaj Sayısı : 1454
Yaş : 45
Yaşadığınız Yer - Doğum yeri : İsveç ( Pehlivanköy )
İşiniz : Yazar,araştırmacı),Siyaset
Tesekkur : 42
Puan : 1467
Kayıt tarihi : 27/05/07

Character sheet
Blog: test

http://pomaknews.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

default Geri: Adaletin Bu mu Türkiye!

Mesaj tarafından pomaklar.com Bir Perş. Eyl. 23, 2010 8:13 am

1. bölümde anlattığım şeyler olurken, başka bir şey de kaçınılmaz olarak ortaya çıkıyor: Bir bütün yıl boyunca ayni hakim ya da hakimler davaya bakabilecek durumda değil. Hastalanan olur, tayini çıkan, keşif görevine giden olur (Aaaaaa, hakimler keşif görevine bayılır. Açık hava, bol ve nefis bedava yemek, kral muamelesi, birkaç saat taşrada gariban köylülere efendilik yapmak!!!! Baldan yenmez) , filan derken bu arada hakimler değişir.

Bu durumda da zaten en son bir ay önce kısa bir süre görülmüş olan dava hakkında hafıza tazelemek gerekir. Yani dava dosyasının incelenmesi, kırtasiye işleri, gelen-gelmeyen evrak, yoklama vekalet derken duruşmanın yarısından çoğu bu bürokratik tekrar ve zaman israfı ile geçer.

Daha da önemlisi, zaten davanın gidişini yönlendirmeye başlamış olan hakim[ler] davayı kendi ağızlarından tutanaklara geçirttikleri için kendi sübjektif görüşlerini ister istemez yansıtırlar. Bu da şu demek: Sırf kendisi davayı kendi ağzından anlattığı için, hakim istediği gayri-hukuki delili kabul edebilir ve gayet hukuki delilleri de reddedebilir.

Örneğin hakim aynen şöyle söylüyor: Sanığın suçunu emniyette kabul ettiği, bilahare savcılıkta ve sorgu hakimliğinde inkar yoluna gittiği anlaşıldığından savunmasına itibar edilmemesi kanaati doğmuştur….. Bu şekildeki bir ifade insanın kanını dondurmaz mı? Hakim, karakolda işkence gördüğü, dayakla, zorla ifade imzalatıldığını öne süren sanığın bu iddiasını ‘inkar’ kabul edip bir kenara atıveriyor.

Hatta ayni sanık savcının önünde isyankar bir şekilde soyunup yara beresini gösterse dahi, savcı işkence soruşturması açacağına ‘ben doktor değilim’ deyip geçiştirirse… yapacak ne kalıyor.

Tabii bu yukarıda verdiğim, en basit ve en çok rastlanan örnek. İsterseniz bir baraj için tarlası kamulaştırılan vatandaşın toprağını yok pahasına elinden alan, kamulaştırma bedelini tespit ya da tecil ederken piyasa fiyatının çok altındaki ‘resmi kur’u uygulayan hakimi, ya da zalim kocasına dava açmış türbanlı kadının karşısındaki peroksit sarışını, röfleli Cumhuriyetçi kadın Hakim’i düşünün, olayın varacağı boyutları düşünün!!

Daha da kötüsü, devletin savcısının açtığı, devletin hakiminin gördüğü, devlete karşı bir suçla yargılanan bir kişinin şansını düşünün… Ya da Atatürk Devrimlerine bağlılık yemini etmiş bir hakimin, Marmaris’te gece geç saatte Atatürk heykelinin dibine küçük su döken sarhoş bir İngiliz Turiste dağıtacağı adaleti düşünün. Pederşahi, aile babası, mazbut bir hakimin, Komiser Hortum Süleyman’dan dayak yiyen lezbiyen, eşcinsel ya da transvestite bir sanığa dağıtacağı adaleti tahayyül dahi etmeye çalış…mayın! Mümkün değil, tahmin edemezsiniz!

Biraz daha küçük boyutlarda bakarsak, sorunun daha da büyüdüğünü görürüz. Ülkemizde ana dili Türkçe olmayan halklar var.

Özellikle vurgulamak istediğim de Kürtler… Bir Kürt mahkemeye geldiğinde Türkçe konuşamıyorsa bir komedi başlar… Önce hakim “sanığın, ya da tanığın yeterince Türkçe bilmediğinden” bahisle….. Haydaaa, dur dur dur bir dakika! O halde konuştuğu dil ne? O dilin bir ismi yok mu? Bu adamlar eğitimlerinde yabancı dillerini seçerken “Yeterince Türkçe olmayan” bir dil mi seçtiler?

O yörelerde özellikle Kürtçe bilen mübaşirler, müstahdemler işe alınır. Onlara gerek duyulduğunda da komedi bir yeminle “bilirkişi” tayin edilirler. Veee dilini, kültürünü tamamı ile azgelişmişliğine, borçlu olan bu “devlet memuru” şipşak bağımsız ve tarafsız çevirmen oluverir, hem de kendisine tepeden bakan Hakim ve savcının kartal bakışları altında.

Hiçbir Linguistik yeteneği, eğitimi olmayan, çeviri teknikleri hakkında hiç bir şey bilmeyen hatta konuşulanları dahi anlama yeteneği tartışılabilecek bir müstahdem, hemencecik bir uzman, bilirkişi çevirmen olur. Siz şimdi o mahkemeden adalet bekleyin.

O zaman şöyle bir düşünün…. diyelim ki ağır bir suçtan [cinayet, uyuşturucu kaçakçılığı..] yargılanan bir kişi, adaletin temelindeki “Adil bir Mahkeme tarafından aksi kanıtlanıncaya kadar masum sayılmalıdır” karinesinin tersine yıllarca içeride tutuluyor, ve üstelik te: suçlu bulunması halinde alacağı cezaya orantılı olarak…. yani siz masumiyet karinesi üzerine bir bardak su için!!!!

Örnekler sonsuza kadar uzatılabilir. Ancak ondan sonra mahkeme davayı zaman aşımına uğratmaya karar vermedi ise…. yaa öyle, bizde bu da var! İnsanların hak, adalet arayışı, vicdanlarının tatmini beklentisinin sanki ızgaradan taze çıkmış köfte gibi son kullanım tarihi var. Hem de çok dakik, kesin, ve polis dayağı gibi “orantılı”

Neyse konuyu dağıtmayalım: Karar aşamasına geldiğinde de başka bir maskaralık çıkıverir ortaya. Matematik formül gibi bir karar açıklanır: Şu kanunun şu kanunla değişik şu maddesi gereğince şu kadar hapsine, şu madde gereği yüzde şu kadar [genellikle 1/2 nispetinde] ceza artırımına ve ondan sonra da [genellikle 1/6] tenziline…

Yalnız bu arada bir komedi yaşanir ki, akıllara seza… ceza indirim gerekçesi olarak: “Sanığın duruşma boyunca hal ve tavrı göz önüne alınarak, ve bir daha suç işlemeyeceğine dair kanaatine varıldığından….” Buyrun buradan yakın. Aksine, bu kişi mahkemede olay çıkarsaydı, Kerinçsizlik etseydi, zaten duruşmayı engelleyici, adaletin [tecellisini değil] tecelliini engellemek gibi bir davranıştan dolayı ayrıca ceza alacaktı-evrensel bir kural ve uygulama…

Demek ki: Normalde kendisinden beklenen mahkemede saygılı edepli olması! Ayrıca olmasa ne yazar ki? Kim takar mahkemedeki tavrını… asıl önemli olan suç işlerkenki tavrı. Diğeri de “bir daha suç işlemeyeceğine dair kanaat hasıl olduğundan”!!! Haa demek ki hakimler bu arada falcı oluvermiş!

Şimdi siz eğer isterseniz bu bir niyet’tir diyebilirsiniz… Ama dikkat! İsmi üzerinde, Mahkeme, muhakeme eder. Muhakeme etmek için süreci dondurmanız gerekir. O ana kadar ne olmuş ise onu yargılarsınız. Geleceği yargılayamazsınız. Tamamı ile mevcut deliller üzerinde karar verirsiniz! Fal da bakamazsınız. İsmi üzerinde, duruşma! Durursunuz ve ne olmuş, ona bakarsınız. Ne olacağına değil! (devamı var…)

Hikmet Pala / Bristol – B. Britanya


_________________
Edna Pomashka Obich
Bir Pomak Sevdası
www.facebook.com/pomakistan
avatar
pomaklar.com
Admin
Admin

Erkek
Mesaj Sayısı : 1454
Yaş : 45
Yaşadığınız Yer - Doğum yeri : İsveç ( Pehlivanköy )
İşiniz : Yazar,araştırmacı),Siyaset
Tesekkur : 42
Puan : 1467
Kayıt tarihi : 27/05/07

Character sheet
Blog: test

http://pomaknews.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

default Geri: Adaletin Bu mu Türkiye!

Mesaj tarafından pomaklar.com Bir Salı Eyl. 28, 2010 1:16 pm

Adaletin Bu mu Türkiye! -3-

Bir polis ya da hakim:

-Kardeşim niye yaptın? Bir daha yapacak mısın?… diye sormaz.

-Yaptın mı?

-Yaptım!

-Al o zaman cezayı! der.

Hele hele sürece katılmak, sürece müdahale etmek, süreç içinde kurumsal olarak tarafsızlığınızı yitirmek ve süreç hakkında belirleyici olmak yargının işi değildir ve olmamalıdır.

Yargı hem bağımsız ve hem de tarafsız olmalıdır.

Daha da kötüsü, ülkemizde fazla bilinmemekle birlikte Yargının başka bir karinesi daha vardır. O da : Sadece adalet dağıtmak değil, adalet dağıttığının görüntüsünü de vermektir.

Haydaaa bu da nereden çıktı demeyin. Hakikaten öyledir. Adalet dağıtmak, vicdanlardaki acıyı dindirmek plebisiter, halka ait bir konudur. İnsanlarda tatmin duygusunu yaratmaktır. “Doğal adalet” dişe diş, kana kan, intikam olabilir! Ama resmi adalet bunu dizginleyip, sadede getirip, uslandırıp daha makul bir ceza verirken, ayrıca da bunu “resmileştirdiği, cümle aleme duyurduğu” için mazlumu teskin eder. Kinini, nefretini gömmesine neden olur.

O zaman bunu yaparken aşırıya kaçmadan, usulüne uygun ve tatmin duygusu yaratacak bir şekilde yapmak gerekmez mi?

Aşırıya kaçmadan: Örnek aldığımız hiçbir batılı ülkede siyasi fikir, kanaat ya da eylem suç sayılmazken, sadece siyasi sebeple işlenmiş adi suç yargılanırken örgüte sempati duyma, örgüt üyeliği, yardım ve yataklık gibi çok tartışılır “suç”lara 5-10 yıl ‘ağır’ hapis cezası vermek gibi aşırılığa kaçmadan!!!

Usulüne uygun: işkence, zulüm ile alınmış emniyet ifadesini geçerli delil sayıp mahkum ederken, öte yandan karısı terör örgütünden yargılanan AYM hakiminin bilgi sızdırmasını ‘usulüne uygun olmadığı için’ delil saymayıp bir kenara koymadan!!!

Tatmin duygusu yaratacak şekilde: Matematik formül gibi: 9999 sayılı kanunla degişik 7777 sayılı kanunun 555’nci maddesi uyarınca 15 yıl ağır ceza, +%50 artırım, ama iyi halinden ve çapkınca gülümsemesinden dolayı -1/6 indirim… gibi gayri-insani uygulamalar yerine, İnsani bir ses tonu ile, show yapmadan ama mahkumun suçunu, ayıbını yüzüne vuran, mağdurun, ya da maktulün ailesinin yüreğine su serpen, ruhuna çökmüş ağırlığı hafifleten bir konuşma ile, toplumu sağduyuya davet eden, şiddeti mahkum eden bir tavsiye ile cezayı belirlemesi, …

Acıtır mı?


_________________
Edna Pomashka Obich
Bir Pomak Sevdası
www.facebook.com/pomakistan
avatar
pomaklar.com
Admin
Admin

Erkek
Mesaj Sayısı : 1454
Yaş : 45
Yaşadığınız Yer - Doğum yeri : İsveç ( Pehlivanköy )
İşiniz : Yazar,araştırmacı),Siyaset
Tesekkur : 42
Puan : 1467
Kayıt tarihi : 27/05/07

Character sheet
Blog: test

http://pomaknews.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

default Geri: Adaletin Bu mu Türkiye!

Mesaj tarafından pomaklar.com Bir Salı Eyl. 28, 2010 1:16 pm

Adaletin Bu mu Türkiye ! -4-
Bıraktığımız yerden devam edelim…

İyi de bütün bunların ille de böyle olması mı gerekiyor?

Gerek Türkiye’de olanlar, olamayanlar ve gerekse dünyada olanlar bize tersini söylüyor!

Böyle olmayabilir diyor.

Yargı sürecinin ille de bu kadar uzun, kesintili, müsrif, sorumsuz, müdahaleci ve adaletsiz olması gerekmediğini söylüyor.

Adaletin yeterince süratle, hakkaniyetle, israftan, rüşvetten, suistimalden, maddi ve manevi işkenceden uzak ve tatminkar bir şekilde tecellisi mümkün olabilir diyor!

1980’de başlayan bir davanın (Dev-Yol) 30 yıl sürmesi gerekmiyor. Alelade bir davanın bile yıllarca sürmesi ve davada taraf olan herkesi süründürmesi, geleceklerini karartması, basiretlerini bağlaması gerekmiyor.

Dünyanın birçok ülkesinde, özellikle de bizim örnek aldığımız batı demokrasilerinde olduğu gibi; Bir dava her yönü ile önceden hazırlanabilir. Her yönü ile derdest edilmiş bir dava da hiç aceleye getirmeden, hiç bir şeyi de son ana yetiştirmeden, duruşma başladığında her gün sürüp birkaç haftada bitebilir.

Bütün deliller, nüfus kayıtları, sabıka kayıtları önceden toplanabilir, görgü şahitleri ile önceden görüşülüp ifadelerini alabilir, uzmanlardan raporlar, laboratuvarlardan test sonuçları alınır ve karşı tarafın uzmanlarından da iddiayı çürütücü raporlar hazırlatabilir.

Tarafların ifadeleri, suçlamaya cevapları, özetle davadaki kullanılacak ve kullanılmayacak delillerin tümü önceden değiş tokuş edilebilir… ve böylelikle herkes duruşmaya geldiğinde tamamen hazırlıklı olabilir. Mahkeme de taraflar hazırlıklı değilse onları azarlayabilir.

Evet, yanlış duymadınız! hazırlıyabilir değil, azarlıyabilir. Örneğin davasını tam hazırlamamış bir savcıyı azarlayıp: -Kabahat sende, dava devam edecek, kaybedersen kaybet! diyebilir!

Daha da önemlisi: dava başladıktan sonra mucizevi bir şekilde pat diye ortaya “çıkıveren” bir delili dava dışında tutup, bu “mucizevi” delili ileri süreni iyice bir haşlayabilir. ‘Yeni delilin varsa, temyize git! Orada görülsün’ denilebilir.

Evet, az önce baltayı taşa vurdum, biliyorum ama öyle. Demokratik dünyada, vesayetsiz yargıda, uzman şahitler, ya da eksperlerin her dediği tartışmasız kabul edilecek diye bir şey yok! Bunun da çok basit bir sebebi var. Bizdeki hamimlerin karar verdiği ‘Tribünal’ yargı sisteminden farklı olarak ‘Adversarial-karşılıklı muhalefet’ yargı sisteminde Hakim artık sadece bir ‘hakem’dir ve Jüri önünde eşit sartlarda dövüşmelerine hakemlik eder! İşte bu kadar basit, ama bu konuya sonra geleceğim, tatlılar en sonda!

Tam da tersine, devletler dahi artık uzmanlık alanlarını özelleştiriyor ve Adli Tıb delilleri, özelleştirilmiş firmalara tevdi ediliyor. Bedeli karşılığında bu kurumlarda bu deliller en titiz şekilde inceleniyor, ve mahkemeye getirildiğinde, en titiz şekilde anlatılıyor, açıklanıyor ve tartışma, kavga konusu oluyor.

Öte yandan Savcıların hala devlet memuru olduğu ama seçilerek göreve geldiği ABD’de bile TV dizileri dışında gerçek mahkemelerde Adli Tıp delilleri paçavra gibi atılıyor.

Sonra da bizde karikatürü yaşanan şekilde değil, korkunç bir engizisyon gibi çapraz sorgulanıyor. Hatır gönül dinlemeden, uzman şahitlerin ileri sürdüğü deliller ve sonuçlar mikroskop altına konuluyor. İhmal yapan, hata yapan, ya da meramını anlatamayan uzman şahit rezil ediliyor ve itibari, kariyeri beş paralık oluyor. Yani “Uzman şahidin ateşle imtihanı” oynanıyor!

devamı var…

Hikmet Pala /Bristol – B. Britanya

http://pomaknews.com/?p=2841

_________________
Edna Pomashka Obich
Bir Pomak Sevdası
www.facebook.com/pomakistan
avatar
pomaklar.com
Admin
Admin

Erkek
Mesaj Sayısı : 1454
Yaş : 45
Yaşadığınız Yer - Doğum yeri : İsveç ( Pehlivanköy )
İşiniz : Yazar,araştırmacı),Siyaset
Tesekkur : 42
Puan : 1467
Kayıt tarihi : 27/05/07

Character sheet
Blog: test

http://pomaknews.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

default Geri: Adaletin Bu mu Türkiye!

Mesaj tarafından AYDANUR Bir Salı Eyl. 28, 2010 4:50 pm

İlgiyle ve merakla okuyorum... Sağol sevgili pomak...
avatar
AYDANUR
Moderatör
Moderatör

Kadın
Mesaj Sayısı : 68
Yaş : 51
Yaşadığınız Yer - Doğum yeri : Edirne (uzunköprü) İstanbul
İşiniz : emekli
Ad Soyad & İme Prezime :
SELANİKLİ POMAK KİZİ
Sülale ismi : ( kırço sülalesi )
Tesekkur : 24
Puan : 81
Kayıt tarihi : 29/06/07

Character sheet
Blog: Blog

http://www.ayinyakamozlarayansimasi.net

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

default Geri: Adaletin Bu mu Türkiye!

Mesaj tarafından pomaklar.com Bir Perş. Eyl. 30, 2010 5:25 pm

Adaletin Bu mu Türkiye !-5-
Ahhh bu demokrasi var ya, işte öyle kötü şeyler yapar adama! On yıllardır, yüzyıllardır ‘güvenilen, başka alternatifi olmayan, kapı gibi devlet uzmanlarının’ ne kadar kof, taraflı, yüzeysel, güvenilmez, en ufak bir çapraz sorgulamada dağılıveren bürokratlar olduğunu bize kolaylıkla gösteriverir.

Adli Tıp görevlilerinin cellat gibi insanların yaşam ve ölümleri üzerinde karar vermesinin gaddarlığını gösteriverir. Ölümün eşiğindeki mahkumlara inatla rapor vermemesi, insanların son nefesinde dahi azraillik yapması, süründürmesi ama öte yanda da devletin en gözü kara katillerine her türlü uydurma psikolojik ‘hastalık’ ya da ‘unutkanlık’ raporu vermesi hepimizi titretmedi mi? Sözde ‘bilimsel’ geçinen Tıbba, hem de Adli Tıbba inancımızı köklerinden sarsmadı mı?

Daha da enteresanı, biz bir çok şeyi batıdan kopya eder, ya da içselleştirirken bazı şeylerin maddi zeminini dahi hiç anlamadan yapıyoruz: Örneğin, susma hakkını kullanmak, zaman aşımı, ceza indirimi bunlardan birkaçı.

İsterseniz ilkinden başlıyalım.

Susma hakkı: Ergenekon davası ile ilgili bir haberde bir sanığın “susma hakkını kullandığı” ve bu sebeple hapishaneden sorguya dahi gitmediğini okuyunca çok şaşırdım. Sonra da uyanıverdim!

Bizde susma hakkı tamamen yanlış anlaşılmış! Bunu kullanmak sadece sanığa verilmiş bir hak, bir uygarlık örneği, ahhh ne cici, şevkatli bir şey gibi görülüyor.

Burada iki temel yanlışlık var. İlki; ileri, demokrasisi bizden daha çok gelişmiş ülkelerde davalar deliller üzerinden sürdürülür. Somut, nesnel, kanıtlanabilir, elle tutulur deliller üzerinden. Bu da polisin klinik bir titizlikle delil toplaması, kuyumcu titizliği ile işlemesi ve bir dava “inşa etmesi” demektir. Bu konuda CSI gibi TV dizileri bile dünyayı sardı, anlayın artık!

Harbi söyliyeyim tabii ki arada sırada biraz ‘edebiyat’ yapmak isterim, ama ‘inşa etme’ sözü bana ait değil. Valla değil! İngilizce konuşulan ülkelerde birçok şey “inşa edilir” Ev, araba, elbise, gemi, ve hatta dava… “inşa edilir” İşte davasını inşa eden polis, elindeki somut delillerle sanığı karşısına alır ve yasal bir uyarı yapar.

ABD’de “Miranda Rights”, İngiltere’de “Caution” denilen bu uyarı ile sanığa hiç bir şey söylemek zorunda olmadığını söyler [susma hakkı]. Ve der ki: “ama şimdi sorulduğunda açıklamadığın halde ileride mahkemede savunma olarak ileri süreceğin herhangi bir şey davana, savunmana zarar verebilir” Bunu nahh böyle yüzüne söyler ve defalarca da hatırlatır.

Yani aslında o ‘susma hakkı’ bir anlamda somut deliller karşısında söyleyecek hiç bir şeyi olmadığını deşifre eden, adeta sanığı susmaya zorlayan bir manevra, çift yanı keskin bıçaktır. İstenen, ya konuşup kendi kendisine açık vermek, ya da susup adeta itiraf etmektir.

Tabii bu da somut, ayrıntılı, ispatlanabilir kanıt ile olur. Bunun ayırdın da olmayan polis te “Aaaa bak ne güzel, medenileştik” diye kendini ve bizi avutur. Aslında yapılması gereken o sanığı sorgu odasına getirmek, soruları somut kanıtları ile yüzüne vurmak ve konuşamaz hale getirmektir. Ya da uydurduğu yalanları dinleyip, kaydedip daha sonra mahkemede yüzüne vurmaktır. Çünkü ifade de delildir ve sanığın, şahitlerin mahkemede ifade vermesine de ‘delil vermek’ denir.

Enteresandır ki bu bölümü istişare ederken sitemizin kurucusu ve şef editörü değerli İbrahim Kenar kardeşim de birkaç defa çevirdiğim halde unuttuğum bir şeyi bana hatırlattı. Poliste susma hakkını kullanmanın bile Türkiye yargı sisteminde suç kanıtı olarak kullanıldığı, sanık bu kadar inatla susuyorsa bunun mutlaka örgüt disiplini yüzünden olması gerektiği, ve hem de hakim tarafından haykırarak ifade edildiği…. Ve o halde kesinlikle suçlu olması gerektiği gibi bir “olmayana ergi” yöntemi.

Çok basit bir tabirle; Biz senin suçlu olduğunu ispatlayamadık! Çok direndin, konuşmadın. Çok iyi hazırlanmışsın! O halde kesinlikle suçlu olmalısın!!!Böyle bir mantığın duracağı herhangi bir nokta var mı?

Artık: ‘Yaa ayıptır, bu kadar da olmaz. Kendimi frenlemeliyim artık!’ diyebileceği bir nokta var mı?

Vicdan, sadece bir kız ismi değildir, başka işlere de yarar!

Nasıl? Bir şeyler yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı mı?

devamı var…

Hikmet Pala / Bristol-B.Britanya

_________________
Edna Pomashka Obich
Bir Pomak Sevdası
www.facebook.com/pomakistan
avatar
pomaklar.com
Admin
Admin

Erkek
Mesaj Sayısı : 1454
Yaş : 45
Yaşadığınız Yer - Doğum yeri : İsveç ( Pehlivanköy )
İşiniz : Yazar,araştırmacı),Siyaset
Tesekkur : 42
Puan : 1467
Kayıt tarihi : 27/05/07

Character sheet
Blog: test

http://pomaknews.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

default Geri: Adaletin Bu mu Türkiye!

Mesaj tarafından pomaklar.com Bir C.tesi Ekim 02, 2010 12:34 pm

Susma hakkından sonra sıraladığımız ikinci konumuz ise zaman aşımı; Şimdiki hali ile TCK’de zaman aşımı her suç için aşağı yukarı cezası kadardır. Bazı durumlarda biraz artabilir. [TCK No: 5237, Md. 66] Daha da önemlisi suçun işlendiği tarihten itibaren cezasından biraz daha uzun süre kanundan kaçarsa, ya da dosya raflarda sürünür, sonsuz sayıda ertelenirse, artık o ceza uygulanmaz [TCK No: 5237, Md. 68]…

Bu da şu demektir: Daha geçen gün İstanbul Üniversitesi katliamının sanıkları zaman aşımından yakayı sıyırdı, keza TİP’li öğrencilerin katilleri, keza Kemal Türkler’in katili de… Caniler kahkaha ata ata ufka doğru kayboldular. Adalet tanrıçası Themis’de kendisini gayet televizyonik şekilde tecavüze uğrayan Fatmagül’den daha beter, daha kirletilmiş hissetti.

Rejiminin merkezine insanı koyan demokratik toplumlarda ise cinayetin zaman aşımı yoktur! Bazı polisiye romanlarda 150-200 yıl önce hatta milattan önce işlenmiş bir cinayeti soruşturmakla görevlendirilen dedektifleri dahi okuyabilirsiniz. Bu da işte böyle bir yasal, ahlaki ve insani bir anlayıştan kaynaklanıyor. İnsan öldürmenin zaman aşımı olmaz! Hadi, ileri demokratik değerleri bir yana bırakalım: Dini itikatta insan; Eşref –ül Mahlukat, yani yaratıkların en şereflisidir. Hıristiyanlıkta intihar eden, kilise mezarlığına gömülmez! Çünkü insan hayatı değerlidir

Burada cinayet ile ilgili daha da enteresan konuyu hemen söylemek gerekir: Demokratik yargı sanığın indirimden yararlanma hakkına zarar vermeden cinayeti kanıtlamak zorundadır.

Bu ne demek şimdi: Evet, jürili bir mahkeme önünde bir cinayetin işlendiğini, ve o sanık tarafından işlendiğini somut delillerle ayrıntıları ile kanıtlama zorunluluğu vardır. Sebebi de ortada: Bir gariban, başkası adına cinayeti üstlenmesin diye. Ve kanıtlandığı zaman da daha baştan beri suçunu itiraf eden sanık tüm cezai indirim haklarından da yararlanır.

Buna karşılık Abdullah Öcalan 30,000 ölüme sebebiyet vermekten yargılandı ve hüküm giydi. Üstelik te savcı bu cinayetlerin hiçbir tanesini kanıtlama zahmetine katlanmadan… Sadece sanığın o sırada yaşadığı korkuyu aleyhine kullanıp, tamamını zimnen kabul ettirdi. Benim derdim A. Öcalan’ı savunmak değil, yargının işle[me]yişi hakkında örnekler vermek!

Biliyorum, çünkü AİHM için A. Öcalan iddianamesi ve savunmasını tercüme ettim!

Şimdi de sayıları 17,000’e varan faili meçhul cinayetleri- yani devletin muhtelif unsurları tarafından işlenen ama bir türlü kanıtlanamayan- cinayetleri soruşturuyorlar. İyi de faili meçhuller aydınlanırsa o zaman A. Öcalan %57 indirim alacak mı? Ya bir de idam edilse idi idamdan %57 iadeyi nasıl alacaktı?

Ortada olan bir insan hayatıdır ve hukuk ta insanlara ve insanların en temel hakkı olan yaşama hakkına dair ise…. O zaman onyıllarca sorgulanmayan, dosyaları savcı, mahkeme ya da Yargıtay raflarında çürütülen, ve Abrakadabra! zaman aşımına uğrayan, uğratılan davalar vicdanınızı ne kadar rahatlatır!

Ne yazık ki bu konuda kıyaslamalı bir örnek veremiyeceğim. Çünkü ileri demokrasilerde herkes işini yaptığı için, kayırma ve derin eller olmadığı için dosyalar rafta çürümez.

Bu biraz şuna benzer: Bir Alman otomobil firmasına gidip sorun: Niye otomobillerinizin koltukları sert? Yorucu bir iş olan araba kullanırken vücudunuzun sağlam bir desteğe ihtiyacı olduğu o kadar açıktır ki size açıklamaya bile kalkışmazlar. ‘Böylesi sizin için daha iyi!’ der ve geçip giderler…

Zamanaşımı da genellikle bazı ufak tefek ticari davalara senet sepete ilişkindir. Ayrıca dava hazırlama mekanizması çok yerleşik, duruşmalar her gün olduğu için zaman aşımının kendisi zaman aşımına uğrar.

devamı var…

Hikmet Pala / Bristol – B. Britanya


_________________
Edna Pomashka Obich
Bir Pomak Sevdası
www.facebook.com/pomakistan
avatar
pomaklar.com
Admin
Admin

Erkek
Mesaj Sayısı : 1454
Yaş : 45
Yaşadığınız Yer - Doğum yeri : İsveç ( Pehlivanköy )
İşiniz : Yazar,araştırmacı),Siyaset
Tesekkur : 42
Puan : 1467
Kayıt tarihi : 27/05/07

Character sheet
Blog: test

http://pomaknews.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

default Geri: Adaletin Bu mu Türkiye!

Mesaj tarafından pomaklar.com Bir Ptsi Ekim 04, 2010 9:57 am

Şimdi de üçüncüsüne gelelim; ceza indirimi. Bir mahkeme bir sanığın kara kaşına kara gözüne ceza vermez, ayni şekilde indirim de masum bakısına ya da ileride bir daha suç işlemeyeceğine dair kanaat getirildiği için hiç verilmez.

Ceza, işlenen bir suç için verilir. O halde sanık suçunu ne kadar erken itiraf eder ve mahkemeyi masraftan kurtarırsa, ne kadar pişmanlık duyar, bunu tamir etmek için çaba gösterirse ve mağdurları manevi yönden tazmin ve tatmin ederse cezadan indirim o ölçüde verilir.

Bu da iki şekilde yapılır: İlki, yargılama esnasında verilecek cezadan indirim yaparak; ve ikincisi: Cezasını çekerken uygulanan rehabilitasyon programındaki çabasına bağlı olarak.

Nitekim ceza aşamasındakı uygulamaya da çok nesnel ölçüleri getirip koymuşlar. Sözgelimi bir cinayetten 20 yıl yiyecek bir sanık, en erken aşamada, yani daha ilk yakalandığında, suçunu itiraf ederse; diyelim ki kanun %30-40 indirim koymuş. İtiraf ne kadar gecikirse, indirim de o kadar azalıyor. Suçu kanıtlanıp Jüri tarafından suçlu bulunduğunda da indirim sıfır oluyor. Yani cezanın tamamını yiyor, Cezanın indirimi; İndiragandi oluyor.

ABD’nin hemen her devletinde –aralarında çok az fark olmakla birlikte- genel olarak ta ‘plea bargain’, ‘suçunu itiraf etme karşılığında daha düşük bir suçtan yargılanma pazarlığı’ oluyor. Delil durumuna göre daha düşük bir suçu kabul edip mahkemeyi masraftan, jüriyi zahmetten kurtarıyor.

Bilmem bu arada farkına vardınız mı? Birkaç defadır masraf, maliyet, tasarruf, jüriden filan diyorum... Çünkü: Herşeyin bir bedeli olduğu gibi, adaletin de bir bedeli var. Her ne pahasına olursa olsun adalet olmaz!

Bu bedel de vatandaşın vergisinden ödeniyor. Örneğin kısa süre önce AİHM Türkiye’yi Hırant Dink davasında suçlu buldu ve 133 bin € tazminata mahkum etti. Ardından gelen tartışma da şu oldu: Yanlış karar veren hakimlere rücu edilsin, yani maaşından kesilsin! Bence çok doğru olur. Verdiği kararın maddi manevi sorumluluğunu taşımayan hakimle benim ne işim olabilir? En azından kıdem tenzili alsın, azarlansın, puan kaybetsin... terfii ertelensin!

Konumuza dönersek: Örneğin İngilterede bizim bildiğimiz anlamda savcı yoktur.... evet, yanlış duymadınız; iddianame hazırlıyan, mahkemede suçlayan savcı yoktur. Bu işi yapmak için piyasadan bir avukat tutulur. Ayni savunma avukatı gibi bir avukat. Ücreti mukabili o davada savcı rolünü oynar. Böylelikle de bu iki avukat hem hakimin, hem de -daha önemlisi- asıl kararı veren Jüri’nin önünde tamamen eşittir. Silahlar tamamen eşittir. Hatta hakimler aslında mesleğinde sivrilmiş, başarılı avukatlar arasından, teklif yolu ile tayin edildiği için daha daha eşittir.

Ne hakim ne de ‘savcı’ ayni HSYK ya da YARSAV üyesi olduğu için [ki öyle şeyler yok] ve ne de aralarında maaş, idare, lojman, kulüp, dernek, hatta ne de devlet memurluğu bağı olduğu için; sadece ve sadece vicdanları ile karar verirler.

E peki yani hiç mi savcı yok??? Var canım. Her ilde zavallı bir hukuk kölesi, savcımtrak, günah keçisi zavallı bir savcı var. Ve bu çilekeş insanın yaptığı tek iş, önüne gelen dosyalara ‘dava açılabilir’ onayı vermek! E peki ne yapıyor bu koca Kraliyet Kovuşturma Hizmetlerinin savcısı? Çok basit; bir dava mahkemeye gitmeden önce bütün belgeleri, delilleri, şahit ifadelerini, tezleri, iddiları inceliyor ve kendisine iki basit soru soruyor: a) Bu dosya ile mahkumiyet çıkar mı? Yani bu delillerle sanık suçlu bulunabilir mi? b) Adaletin tecellisi için bu parayı harcamaya değer mi?

Açıklaması da şu:

1. Dava su geçmez sağlamlıkla hazırlanmış mı? Uğraştığımıza değer mi? Suçluyu kodese tıkmamıza yeter mi?.... ve;

2. Diyelim ki sanık bir seri katil ve zaten 5-6 cinayetten müebbet hapis yemiş. Artık kesinlikle serbest kalma şansı yok. Haa zaten bizde olduğu gibi Genel Af, Kısmı Af, Rahşan Affı filan gibi şeyler yok... Demek ki hapisten ölüsü çıkacak, bu kesin. Bir cinayeti daha kanıtlansa dahi artık daha fazla ceza yemesine imkan olmadığından dolayı maktulün yakınlarına “Başınız sağolsun ama başka yargılama yok! Vergi mükellefinin parasını çarcur edemem! der ve dosyayı rafa kaldırır. Hepsi bu kadar işte.

Hikmet Pala / Bristol – B. Britanya

_________________
Edna Pomashka Obich
Bir Pomak Sevdası
www.facebook.com/pomakistan
avatar
pomaklar.com
Admin
Admin

Erkek
Mesaj Sayısı : 1454
Yaş : 45
Yaşadığınız Yer - Doğum yeri : İsveç ( Pehlivanköy )
İşiniz : Yazar,araştırmacı),Siyaset
Tesekkur : 42
Puan : 1467
Kayıt tarihi : 27/05/07

Character sheet
Blog: test

http://pomaknews.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

default Geri: Adaletin Bu mu Türkiye!

Mesaj tarafından pomaklar.com Bir C.tesi Ekim 09, 2010 11:24 am

Lafımız daha bitmedi ama nasıl iskambil oynarken oyun arasında kağıtları toparlar, hizaya sokarız ya, bu arada sözü toparlarsak; Bir davanın bir defada, kesintisiz, hakim değiştirmeden, ara vermeden, delil toplamaya zaman harcamadan yapılması mümkün değil mi? Başkaları yapıyorsa biz niye yapamıyoruz? Ayrıca bizim yapmadığımızı kim söyledi? Bakın A. Öcalan davasına.... başladı, kesilmeden bitti! Bakın açılalı 2 yılı bulan Ergenekon davasına, geçen hafta 160.ncı duruşması yapıldı... yani tatilleri saymazsak nerede ise iki günde bir. Üstelik te yalnız bir iddianmesi 1570 sayfa olan bir dava bu!!!

Yapılabiliyorsa, yapılmalıdır ve yapılsın!

Yazıktır, günahtır, insanların ömrünü karartmaya, israfa, adaletsizliğe, ve bu kadar afra tafraya değmez.

Adalet dağıtıcılarının kendilerini bu kadar seçkin, vatandaşı da bu kadar hakir görme hakkı yoktur. O vatandaş onların da ipini çekmesini bilir, ve referandumda çekti de!!! Topluma hizmet edenlerin, topluma efendilik etmeye hakları olmadığını anlamaları için çok basit bir şey gerekir!

Hesap sorulabilirlik!

Yargı da diğer kurumlar gibi demokratik bir toplumda hesap vermekten kaçınamaz. En uç örnek olan ABD yüksek Mahkemesinin hakimleri göreve ömür boyu tayin olurlar ve yaş haddi yoktur. Ölene kadar görevde kalabilirler ve onlara kimse karışamaz. Ama tek, ufak bir şartla: “Ayağını denk almak şartıyla” Evet, aynen böyle yazıyor.

Garip bir tesadüftür ki her nerede diktatörlük ya da vesayet rejimi varsa, orada yargı, yürütme, ordu vb. Kendilerinin üstün olduğuna inanır ve kendilerini ayrıcalıklarla teçhiz eder. Ama ayni zamanda da ekonomileri zayıftır, toplumsal çatışmalar çoktur ve içeride ya da dışarıda inanılırlıkları üzerinde büyük şüphe vardır.

Tam tersine demokratik toplumlarda ise yetkililer haddini bilen, sorumlu ve mütevazi kişilerdir. Demokrasi ayrıcalıkların son bulması olduğuna göre, demokratikleştirilmiş yargıda da hukukçular daha mütevazi, ayakları yere basan, vicdanı ile hareket eden meslek elemanları –tanrı değil, meslek elemanları- olurlar.

Burada birkaç örneği hatırlatmadan geçemiyeceğim. Bilmem farkında mısınız? Türkiye’de avukatlar internet’te kendilerine bir domain açmışlar. Email adreslerinde avukatlar artık .com ya da .net ile biten adres yerine .av.tr kullanıyorlar. Sadece avukatlara özgü bir ayrıcalık talebi, hazımsızlığı... Bence bu tamamen hazımsızlık ve ayrıcalık açlığıdır. Madem devlet bize alelade hukuk esnafı gibi muamele çekiyor, bari biz de cübbeleri giyip demeçler verelim. Darbecilere koltuk çıkalım ve .gov olamadık, .com olmayı da kendimize yediremiyoruz, bari .av olalım! Bu ne zavallılık?

Bir diğer örnek te aslında günlük gazetelerde her gün rastlanan ‘ilk’lerden biri: Danıştay’ın fotokopileri birleştirerek dava yapması! Hesap sorulabilen, demokratik hukuk garip bir şekilde çok daha geniş özgürlüklere sahip olduğu halde içtihat oluşturmaktan ölümüne kaçınır. Bir ‘ilk’ oluşturup daha sonra bununla anılmaktan bucak bucak kaçar. Bizdeki “367 kararı”, “Kaos’a kalkan 411 el” rezalet’, fotokopiden dava içtihatlarına kıyasla, ABD Anayasası 220 yılı aşkın ömründe sadece birkaç madde eklenerek bugüne geldi ve demokrasinin beşiği Birleşik Krallığın, Yeni Zelandanın ve İsrail’in yazılı bir Anayasası bile yok. Ben şahsen B. Britanya mahkemelerinde hakimlerin içtihat oluşturacak kararlar vermekte ne kadar çekimser davrandıklarını gördüm. İşte bunda derin bir tevazu ve saygı vardır. Zıddında ise bir kendini beğenmişlik sırıtır.

Bundan sonraki bölüm, o kadar ettiğimiz lafazanlığın sonu ve öneriler aşaması olacak.

Yargının demokratikleşmesi gerekir mi? Yargı nasıl demokratikleşir? gibi sorulara cevap bulmaya çalışacağız.

Hikmet Pala / Bristol – B. Britanya

_________________
Edna Pomashka Obich
Bir Pomak Sevdası
www.facebook.com/pomakistan
avatar
pomaklar.com
Admin
Admin

Erkek
Mesaj Sayısı : 1454
Yaş : 45
Yaşadığınız Yer - Doğum yeri : İsveç ( Pehlivanköy )
İşiniz : Yazar,araştırmacı),Siyaset
Tesekkur : 42
Puan : 1467
Kayıt tarihi : 27/05/07

Character sheet
Blog: test

http://pomaknews.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

default Geri: Adaletin Bu mu Türkiye!

Mesaj tarafından pomaklar.com Bir Çarş. Ekim 13, 2010 11:46 am

Şimdi bu durumda işin içine hemen bir fizik kuralı giriyor: Bir filonun hızı, en yavaş geminin hızına eşittir. Bu da şu demektir: Asıl suçlu/suçsuz kararını verecek olan jüriye, davayı onların anlayacağı kadar basit bir dil ile anlatmak. Jargona, meslek raconuna, kestirme yollara düşmeden, sabırla, metanetle ve büyük bir tevazu ile insanlara anlatmak.

Haa bir de insanların ciddi bir karar karşısında sağduyusuna güvenmek. Seçkinci, vesayetçilerin her zaman yaptığı gibi korku edebiyatını hortlatmamak. Ve daha da güzeli şu ki: Gerçekten gönlünü Hukuk’a vermiş, adaletin önemini vicdanında hisseden hukukçuların da üstlerine düşen hakemlik görevini bir kuyumcu, beyin cerrahı titizliği ile yerine getirmek. Gerçek bir hakimde olması gereken hassaları: Bağımsız ve tarafsız hakemliği kıskanç bir duyarlılıkla yerine getirmek.

Önemli bir ayrıntı ama bahsetmeden geçemiyeceğim: Hata olur, ama hatalar kişisel olsun, kurumsal değil! Hakim önyargılı olabilir, gerici olabilir, ama önemli olan bir kurum olarak Yargı önyargılı ve gerici olmasın! Daha sa önemlisi, sistem kendi hatalarını onarabilme olanağına sahip olabilsin!

Bu arada davanın asıl gladyatörleri olan savcı ve avukatı sahanın asıl oyuncuları olarak görmek ve vesayet kaldıracı ile, kariyer krikosu ile sahayı bir tarafından ötekine karşı kaldırmamak.

Son cümleyi yazarken hemen aklımda değildi ama jüri sistemine bir yandan Adversarial System: Rakipler/muarızlar sistemi denilirken, ayni zamanda Gladiatorial System dendiği de aklıma geliverdi.

Kişisel olarak şahit [aslında çevirmen olarak; uzman şahit] olduğum birçok davada adli tıp uzmanlarının, hakimlerin, savcılık yapan avukatların, savunma avukatlarının ve şahit polis memurlarının dahi bu konularda ne kadar becerikli, sabırlı olduklarına, mümkün olduğu kadar basit bir dil kullandıklarına, ifade ve bulgularını açıklarken muhafazakar bir biçimde makul, adil, toleranslı olduklarını gördüm. Hatta kendilerine saldırıldığında dahi gerçekten hayranlık verici bir metanet içinde davranmalarına hayran oldum. Daha da önemlisi bütün bu olanlar mahkemeyi; izlenilmesinden zevk duyulan bir tiyatroya döndürüyor.

Bir enteresan örnek daha: Jürili bir mahkemede jüriyi sanığa karşı şartlandırmamak için sanığın eski sabıkaları asla, kat’a söylenmez. Kazara söylense dahi o jüri görevden azledilir... Tek istisna, polisin o sanığa tuzak kurdugu, sahte delil ektiği, yani sanığı çerçevelediği iddiasıdır. O durumda polis sanığın bütün sabıka kaydını mahkemeye sayar döker.

Peki niye ille de jüri? Aralarında ABD Anayasasının da olduğu birçok yargı sisteminde ‘yazılı olmayan, ama kesinlikle egemen koşul olan’ basit bir kural dolayısı ile: "I have a right to have my case heard by a jury of my peers!" Davamın akranlarımdan oluşan [benim gibi/bana eşit] bir jüri tarafından görülmesine hakkım var! Bunun en basit yorumu: Demokrasi’dir. Bu, yargının demokratikleşmesidir. Bu, toplumun: Eğer bu rejimin gerçek sahibi ben isem, nasıl bir yargı istiyorum?... sorusunun cevabıdır. Bu: Beni benim gibiler yargılasın! demektir.

Tabii bu sürecin bir sürü ritüeli de var. Söylevler, ithamlar, dramatik pozlar, jüri üyelerine sempatik görünmeler, suçlu bulunma ihtimali karşısında ‘yanlışlıkla masum bir insanı hapsetmenin vebali’ ya da “Ya bir de...?” dolu muamma, şüphe yaratma çabaları... Eminim yabancı dizi ve filmlerde görmüşsünüzdür. Nasıl ama ritüellere bayılıyoruz, değil mi? Ama güzel olan şeylerden biri de ayni ABD anayasası gibi yargılama sürecinin olağanüstü sıradan bir dille yapılması. Bu da şimdiye kadar hukukçuların bize kakaladığı “Hukuk çok karmaşık bi nanedir, bu b..ktan ancak biz anlarız!” saçmalığına dayanan ayrıcalıklara son vermesidir.

Bu anlayışım ve bakış tarzım, ayni zamanda bürokratik vesayetin en yoğun olduğu vilayet/belediye ayrımı konusunda da geçerli. Bundan kastettiğim şudur: Emniyetten eğitime, diyanetten iskana kadar herşeyin demokratikleştirmenin en doğru yöntem olduğuna inanmak. Bunun özünde de bir rejim olarak demokrasinin her şeyin merkezine insanı koyması yatıyor. Bir sosyal sınıfı, cinsiyeti, dini ya da milliyeti değil, sınıfı/cinsiyeti/dini/milliyeti ne olursa olsun, insanı!!!

Bu konuda örnek verecek o kadar çok skandal, çirkinlik adaletsizlik var ki, saymakla bitmez. O yüzden şimdilik burada noktalıyorum. Yeni bir başlık açılıncaya kadar kimseyi “Aman yaa, bizim hırbolara yetki versen önce babasını asar” yalakalığına boyun eğmeden, ya da jüri= rüşvet, kayırma, çıkar, tehdit, milliyetçi önyargı... histerisine düşmeden, ama yine de tartışmaya açık olarak burada bitirmek istiyorum. Mevcut sistemde: “Ek savunma hakkı, davanın kısmen kabulü, duruşma sırasındaki tavrı...” gibi kargaları bile güldürecek çok abuk şeyler var. Ama öte yandan çok makul, insani ve vicdani şeyler de var. Bence asıl konu, yargı gibi çok önemli bir konuyu en muzdarip insanların güvenilir ellerine teslim etmek.

Kötümser olmamak lazım, uzaylı bile olsa insan yine insandır!1

Hikmet Pala / Bristol – B. Britanya
http://pomaknews.com/?p=3059

_________________
Edna Pomashka Obich
Bir Pomak Sevdası
www.facebook.com/pomakistan
avatar
pomaklar.com
Admin
Admin

Erkek
Mesaj Sayısı : 1454
Yaş : 45
Yaşadığınız Yer - Doğum yeri : İsveç ( Pehlivanköy )
İşiniz : Yazar,araştırmacı),Siyaset
Tesekkur : 42
Puan : 1467
Kayıt tarihi : 27/05/07

Character sheet
Blog: test

http://pomaknews.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

default Geri: Adaletin Bu mu Türkiye!

Mesaj tarafından Sponsored content


Sponsored content


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz